|
Ama bu aileden olan bir
başka çocuk zeytin ağacı
olan bir yerde doğar da
büyürse o çocukta zeytin
alerjisi gelişir.
Çocuğun ve erişkinin
genetik yatkınlık
oluşturan genlerinin
ürününü içeren
vücudumuzla çevrenin
etkileşimi hastalığın
şiddetini ortaya
koymaktadır. Buna şöyle
bir örnek verilebilir.
Bir çocukta ev tozu
akarı alerjisine bağlı
astım vardır. Çocuk
eğer Orta veya Doğu
Anadolu bölgelerinde
yaşarsa çevrede akar az
olacağı için alerjik
astım bulguları y açok
az görülür yada
görülmez. Ama çocuk Ege
yada Marmara bölgesine
gelirse astım bulguları
çıkabilir. Bir yönüyle
alerjik hastalıkta bu
şeklide “gen-çevre
etkileşimi” olmaktadır.
Ki bu yönüyle alerjik
hastalıklar çevre ve
genetik yapının
ortaklaşa oluşturduğu
“eko-genetik” bir
fenomen olarak
tanımlanabilir.
Alerjik hastalıklarda
genetik yatkınlık
vardır. Bu genetik
yatkınlık öncelikle aile
ve ikiz çalışmaları ile
ortaya konulmuştur. Daha
sonra ileri genetik
teknikler bu yatkınlığın
nedenini çözmeye
çalışmıştır. Bunun en
basit örneği toplum
taramalarında
görülebilir. Genel
olarak toplumda alerjik
hastalık sıklığı
ortalama % 20 kabul
edilir. Annenin alerjik
hastalığa sahip olduğu
bireylerde çocuğun
alerjik olma rsiki % 50
ye, babanın alerjik
hastalığa sahip olduğu
bireylerde % 40 a, ancak
her iki ebeveynin
alerjik hastalığa sahip
olduğu durumda bu % 70 e
çıkmaktadır. Genetik
yapımızı oluşturan
kromozomlarımızda
yalnızca bir görev gören
maddeyi yapan bölümüne “
gen” denir. Allerjik
hastalıklar çok fazla
genin bir arada
bulunması nedeniyle
oluştuğu için tek veya
sadece birkaç gen etken
olarak
gösterilememiştir.
Alerjik hastalıklardaki
aile çalışmaları ve
ailesel genetik
yatkınlık ilk kez 1916
da Cook ve Vander isinli
bilim adamları
tarafından yapılmıştır.
Bu araştırıcılar 500 ün
üstünde ailede, alerjik
aile içindeki olguların
fazlalığı ve
özelliklerini göz önüne
alarak, alerjik
duyarlılıkta alerjik
yatkınlığın Mendelian
kurallar dediğimiz
klasik genetik geçişe
göre geçtiğini
savunmuştur. Ancak bu
şekilde bir geçişin
ancak % 30 allerjik
hastada gösterilmesi,
aile öyküsü net olmayan
hastaların da olması ve
belirgin bir genetik
özelliğin çözülmemesi
çoklu genetik geçiş
özellikli (multigenetik)
yatkınlığın ortaya
atılmasına neden
olmuştur. Bu teori
alerjik hastalığın
ortaya çıkmasındaki
temel antikor olan IgE
sentezinin alerjik
bireylerde yüksek
olduğunun
gösterilmesinden sonra
yeniden
yapılandırılmıştır.
Ancak IgE seviyesinin
hastalığın şiddeti ile
paralel olmadığı
saptanmıştır. Çünkü
alerjik hastalık tam ve
tek olarak vücutta IgE
yapılmasına bağlı
değildir. Bütün bu aile
çalışmaları alerjik
yatkınlığın ve
hastalığın klinik
şiddetinin bir çok gen
ile ilişkili olduğunu
göstermektedir.
Alerjik hastalıkla
ilgili olarak ikizlerin
incelenmesi genel
alerjik hastalıklarda
genetik yatkınlık olduğu
tezini daha da
güçlendirmektedir. Bunun
en iyi örneği ikizlerden
birisinde alerjik
hastalık varsa diğerinde
de sıklıkla olmasıdır,
hatta bu sıklık tek
yumurta ikizlerinde
allerjik hastalık çift
yumurta ikizlerine göre
daha yüksek olmaktadır.
Ancak yine de genetik
yalnız başına alerjik
hastalık etkili
değildir. Çünkü
ikizlerin ikisi de her
zaman aynı alerjene
allerjik olmamaktadır.
Bu da çevresel
etkenlerin (beslenme,
hava kirliliği, atmosfer
özellikleri…..) önemini
göstermektedir.
Ancak her halukarda
alerjik hastalığın her
tipinde aileden gelen
genetik yatkınlık en
önemli nedendir. Alerjik
astım, alerjik saman
nezlesi, alerjik
egzemada da böyledir.
Ancak astım da çevresel
faktörler (hava
kirliliği, sigara…) öne
geçebilir. Ancak
hepsinde neden olan
ortak bir gen
bulunamamıştır. Fakat
bağışıklık hücreleri,
bronş yapısı, sinir
sistemi, hücre zarı vs
gibi bir çok vucud
yapısına giren bir çok
maddeyi üreten bir çok
gen suçlanmaktadır.
Alerjik hastalıkların
genetik temelleri
çözüldükçe teşhisi ve
tedavisi konusunda çok
daha ileri uygulama ve
kesin çözümler mümkün
olacaktır |