Bu sayfalarda Dr. Mustafa SÜTLAŞ'ın 2001-2002 yılında sitemizde yayınlanan ve daha sonra teknik sorunlar nedeni ile kaybettiğimiz

ve tekrar ulaşabildiğimiz yazıları yayınlanmaktadır.

 

İSTENİRSE YAPILIR

 

Hafta içinde Beyoğlu’nda Galatasaray’dan Meydana doğru yukarı çıkarken Fakülte’den bir arkadaşımla karşılaştım. Görüşmeyeli yirmi yıldan fazla olmuştu. Her ikimiz de “kemâle ermek” diye adlandırılan yaşlardaydık. Yanında da eşi vardı. İkimiz de aynı zamanda birbirimizi gördüğümüz için hemen hemen aynı tepkiyi göstermiştik. Merhabamız önce büyük bir özlem ve dostça kucaklaşmayla, sonra da uzun ve keyifli bir sohbetle sürdü. “Hadi bir yerde oturalım” önerimi reddetmediler. Beyoğlu’nun yan sokaklarından birinde, sesi ve müzik gürültüsü az olduğunu bildiğim bir kafeye götürdüm onları. Ortamı onlar da sevdiler. Vedalaşıp ayrıldığımızda, oturalı yaklaşık 3 saat olmuştu. Zamanın nasıl akıp gittiğini anlayamamıştık. Gerçekten de o üç saatte sanki geçen 20 yılın hesabını gördük. İkimiz de geçen zaman içinde neler yaptığımızı karşılıklı olarak anlattık. Kişisel ve özel olanlarını bir yana ama hekim olarak yaptıkları çok hoşuma gitti. Bunları sizlere de anlatmak istiyorum. Anlattıklarından çıkardığım ders şu: Elimizdeki gücün bir ayrımına varsak ve bunu biraz düşünerek doğru bir şekilde kullansak bizim ve bu toplumu oluşturan insanların yaşadığı sorunların en azından bir bölümünü çözebiliriz! Böylelikle en başta kendimizi mutlu hisseder, mesleğimizin keyfine varırız. Onun bana anlattıklarını okuyunca yukarıda söylediklerimin doğru olduğunu siz de görebileceksiniz. İyisi mi anlattıklarını onun ağzından sizlerle paylaşayım. Onun bir sohbet sırasında karşılıklı konuşarak anlattıklarını ben size bir anlatı gibi, üstelik bazı yerlerini keserek aktarabileceğim. Bu nedenle özür diliyorum.

 

 

reklam

Hayret Edeceksin: Öğrendikçe şaşıracak, şaşırdıkça öğrenmek isteyeceksin


Küçük ege kasabası

“Yerleşmek için bulduğumuz yer daha önce yaşadığımız yer gibi yine küçük bir kasabaydı. Önceki gibi vahşi ve kıraç değildi. Uysal ve verimliydi. Her yan yemyeşildi. Gerçekten cennet denecek bir yerdi. O kasabaya giderken gittiğimiz yolda bir yer gördük. Küçük bir çayın yanında geniş bir arazi ve üzerinde eski ama güzel bir köy evi vardı. Bahçenin yolun kenarından görülebilen bir yerine çarpık harflerle yazılı ‘satılık’ yazısı bizi kandırmaya yetti. Az ilerde de ilçenin adının yazılı bir yol tabelası vardı ve yanında ‘11’ yazıyordu. Yani ilçeye 11 kilometre uzaklıkta bir yerdi. Arabayla en çok 10 dakikalık bir uzaklıktı. Bastık ilçeye gittik.

İlçe bir vadinin içindeydi. İlçenin girişinde yol bir tepeden yamaca doğru kıvrılıp alçalarak ilçeye giriyordu. Orda durduk. İlçe ayağımızın altındaydı. Ağaçlar arasında çoğu iki katlı evlerden oluşuyordu. Resmi kurum olduğunu düşündüğümüz birkaç tane çok katlı büyük bina vardı. Olduğumuz yerden neredeyse ilçenin bütün yerleşimini görmek mümkündü. Şirin bir yer olarak görünüyordu. İlk kez gidiyorduk. İlçenin girişindeki tabelada ‘nüfus 35’ küsur bin ‘rakım 215’ yazıyordu. Belli ki eski, yerleşim alanı olarak küçük ama oldukça nüfus yoğunluğu olan bir yerdi.

Öğle üzeriydi. Bir lokantaya girip karnımızı doyururken kocam bütün hünerini göstererek yirmi dakikada bize gerekli her türlü bilgiyi toplamıştı. Fiyatlar fahiş değildi. O ev ve arazisi sahipleri öldüğü ve yakınları göç ettiği için satılıyordu. İlçede bir devlet hastanesi ve 7-8 uzman hekim vardı. Kararı verdik. ‘Buraya yerleşiyoruz’ dedik. O evi ve araziyi alacak, eşim bu verimli topraklarda ya tarımla uğraşacak ya da bir imalat işi kuracaktı. Ben de yine devlet hastanesine atanmamı isteyecek, beceremezsem ya muayenehane açacak ya da mesleğimi bir kenara bırakacaktım.”

Nasıl bir hizmet

Evet değerli okurlar. Orada otururken uzun ve ayrıntılı konuştuk. Pek sık görülmeyecek türden yaşam öyküsüne burada kısa bir ara verelim. Ama onun bu ilçe hastanesine atandığını ve oradaki kendi uzmanlık alanından bir başka hekimin daha olduğunu ve birlikte çalıştıklarını ekleyerek sizin merakınızı gidereyim. Ve bu arkadaşımın bu yazıya konu olmasına neden olan bizim işimizle ve yukarıdaki ileri sürdüğüm düşünceyle ilgili yanlarını yine onun ağzından anlatayım.

“Elimde atanma yazım hastanenin başhekiminin odasına girdiğimde içerisi oldukça kalabalıktı. Birçok insan vardı ve her biri bir diğeriyle bir şeyler konuşuyordu. Bu arada başhekim makamında oturan kişi, masanın önündeki koltukta oturan köylü kılıklı biriyle hararetli hararetli bir şeyler tartışıyordu. Bir süre bekledim. Başhekim birden beni gördü. Ne istediğimi sordu. Ben de kendimi tanıttım ve buraya atandığımı söyledim. Önce yarım ağızla bir hoşgeldiniz dedi. Sonra en yakınındaki adama dönüp ‘bu işi istersen sonra bağlayalım’ dedi. O böyle deyince masanın yanında oturan adam hemen ayağa kalktı. Onunla birlikte diğerleri de aynı anda kalktılar. Sırayla kapıdan çıktılar. Onlar giderken, başhekim de ayağa kalktı ve sadece yanında oturan adamın elini sıkarak ‘güle güle’ dedi.

Onlar gidene kadar masanın ardında ayakta durdu. Sonra bana aynı koltuğu gösterdi ve ‘buyurun doktor hanım, hoş geldiniz’ dedi ve önce kendisi yerine oturdu. Sonra da ‘Aslında sizin alanınızda bir hekimimiz var. Çok da memnunuz kendisinden. Yani yeni bir hekime gereksinmemiz yoktu ama madem atamışlar, kolay gelsin, ne diyelim’ diye sürdürdü.

Tam bir zamane yönetici ve piyasa hekimlerinden birisi olduğu açıktı. Daha iyisini ummamıştım doğrusu ama açık sözlü olması hoşuma gitmişti doğrusu. Ardından kendisine bizden söz ettiklerini, gıyaben de olsa bizi tanıdığını, oraya yerleştiğimizi bildiğini ifade eden sözler söyledi.

‘İlçemiz küçüktür ama nüfusu az değildir, doktor hanım’ diyerek açtığı bir konuyu hastanenin işlerinden söz ederek sürdürdü. ‘Siz şehir nüfusuna da aldırmayın, aslında hinderlandımız büyüktür’ dedi. Bu sözü ilk kez duyuyordum. Anlamını bilmiyordum. Neyi kastettiğini anlamaya çalıştım. Anlattıklarından çevrenin dolayısıyla hastaneye gelenlerin sayısının çok olduğu sonucunu çıkardım.

Konuşmasını bitirirken, yine yarım ağızla ve adet olduğu üzere birlikte çalışmaktan mutlu olacağını ekledi. O ayağa kalkınca ben de kalktım. Aynı anda ‘diğer doktor arkadaşla tanıştırayım sizi’ dedi ve hiç es vermeden ekledi: ‘Mehil müddeti kullanacak mısınız?’ Henüz tam anlamıyla yerleşemediğimizi belirttim. Bir on gün kadar süre bu izni kullanmak istediğimi ifade ettim. O da ‘iyi olur, biz de bu zamanda bir ayarlama yaparız’ dedi. Sonra aşağıya polikliniğin olduğu yere indik.

Hastane küçük bir hastaneydi ama belli ki işi az değildi. Polikliniğin olduğu yerde 8 oda vardı. Saat öğleden sonra ikiyi biraz geçiyordu ve bekleme kısmı neredeyse tam doluydu.Hatta bahçeye açılan kapının iki yanında duvarın diplerinde ayakta ya da çökerek bekleşen insanlar olduğunu gördüm. Dediği doğru olmalıydı. Herhalde çevre köylerden de epey nüfus geliyordu.

Polikliniklerden birisinin kapısını açtı ve bana yol gösterdi. Doğrusu girmekte tereddüt ettim. Ama ardımdan omzuma dokunup hafif yollu itince girmek zorunda kaldım. Ardımdan da kendi girdi. Bizi görünce masanın arkasında duran benden daha genç badem bıyıklı bir bey ayağa kalktı ve ‘Buyrun Başhekim bey’ dedi. Başhekim ‘Size bir meslektaşınızı getirdim’ deyip adımı söyledi. Elimi uzattım. Ben öyle yapınca o elini göğsüne götürüp kısık sesle ‘merhaba’ anlamında bir şey söyledi. Kendi kendime ‘çattık belaya’ diye düşündüm.”

Doktor arkadaşım ilk çalışma gününü de şöyle anlattı:

“Başhekimle diğer hekim anlaşmışlar. Diğer hekim arkadaşla ikimiz günaşırı yani haftada ikişer gün poliklinik yapacaktık. Her hafta iki gün poliklinik yapan hekim o hafta sonu icapçı nöbet tutacaktı. Poliklinik yapmayan isterse poliklinik yapmadığı günler hastaneye gelmeyebilecekti. Pek fena bir düşünce sayılmazdı. Diğer hekimin muayenehanesi vardı. Böylece ayın yarısında tam zamanlı olarak muayenehanesinde çalışabilecekti. Ben ise yeni evimizle ilgilenebilecek, çevreyi gezebilecek, kim bilir belki de kocama işlerinde yardımcı olabilecektim. Plan iyiydi. Burada da iyi ve güzel bir yaşam kuracak gibi görünüyorduk.

O gün poliklinik sırası bendeydi. Erkenden hastaneye gittim. Sabah saat dokuzda polikliniğin kapısına vardığımda inanılmaz bir kalabalık vardı. Sanki tüm kasaba hastanenin polikliniğine toplanmıştı. Odama girdiğimde ‘hep böyle mi olur’ diye hemşireye sordum. ‘Bugün buranın pazarı, doktor hanım, köylerden de hasta gelmiştir. Ama diğer günler de 60’dan aşağı düşmez hasta sayısı’ dedi. ‘Doktor bey hepsine bakar mı?’ diye sordum. ‘Bakar bakar bizim doktorumuzun eli tezdir, bir bakışta adamın hastalığın anlar, reçetesini yazar. Hoş anlamayan da öğleden sonra muayenehanesine giderek anlamadıklarını bir daha sorar ya ’ dedi.

Durumu anlamıştım. Ancak benim böyle çalışmam mümkün değildi. Poliklinik odasından dışarı çıktım. Oradaki bir bekleme sırasının kenarına ayağımı dayayıp duvardan da güç alarak kendimi yukarı çektim ve kalabalığa dönüp; ‘Ben yeni doktorunuzum. Haftanın iki günü sizlere ben bakacağım. Ama hepinize bakmam mümkün değil. Bir hasta en az 15-20 dakika zamanımı alır. O nedenle hastalığı yeni başlayanlar, çocuklar, yaşlılar, kadınlar ve vatandaşa hizmet veren polis, belediye görevlisi gibi kamu görevlisi kişiler öne gelsinler. Onlara bakmaya çalışacağım. Diğerleri isterlerse gitsinler. Ama zaman kalırsa ancak onlara bakabilirim’ dedim.

O sırada hemşire de kapıya gelip kapının kenarında durmuştu. Önce ona sonra kalabalığa baktım. Sanki duvara konuşmuştum. Kimse yerinden kıpırdamadı. Anlatamadığımı düşündüm. ‘Hastalığı yeni başlayanlar ve şimdiki şikayetiyle ilk kez doktora gelenler yanıma gelsin’ diye yineledim. Küçük bir kıpırdanma oldu. Birkaç kişi öne doğru geldi. Sonra ihtiyar biri arkadan elini kaldırdı. ‘Doktor hanım bizim sıra numaramız var’ dedi. Bu kez son numaranın kaç olduğunu sordum. Birisi ‘79’ dedi.

İnanamıyordum. Şaşkınlığımı sözle ifade edince bir gülüşme oldu. Tekrar sesimi yükselttim: ‘Ben numaraya bakmıyorum. Önce hastalığı yeni başlayanlar ilk kez doktora gelenler gelecekler’ deyip içeri girdim. Arkadan hemşireye hastaları içeri almasını söyledim. Hemşire hanım kapıya çıktı ve ‘Bir numara’ diye bağırdı. Onu içeri çağırıp yalnız ilk kez hastalananları çağırmasını söyledim. Yine de sıra numarasını gözeterek ilk hastayı içeri aldı”.

İlk Hasta

“Gençten bir erkek hastaydı. Girince masanın yanında karşımda duran boş sandalyeye oturttum. Buna şaşırdığını anladım. Hemşireye bir kart sistemi olup olmadığını sordum. Yok deyince bir boş bir kağıt aldım. Hastanın adını, soyadını sordum. Söyledi. Sonra ona ismiyle hitap ettim. Yine şaşırdı. Belli ki böyle şeyleri ilk kez yaşıyordu.

Ardından, yaşını, işini, evli olup olmadığını sordum. Onları da kağıda yazdım. Sonra ‘anlat bakalım rahatsızlığını’ dedim. Yüzüme hâlâ tuhaf tuhaf bakıyordu. Biraz yüksek sesle yineleyince korkudan olmalı kısık sesle anlatmaya başladı. Arada açımlayıcı sorular soruyordum. Ben sordukça o anlattı. Giderek rahatlamıştı. Hemşire de şaşkın gözlerle bizi izliyordu. Benim dikkatle dinlediğimi görünce ayrıntılara giriyor, bu arada kendi düşüncelerini de anlatıyor, hastalığına kendi koyduğu tanılardan, daha önce evde uyguladığı tedavilerden, aynı durumda olan başka kişilerden söz ediyordu. Bir ara sustu. ‘Bitti mi?’ diye sordum. Başını salladı.

‘Şimdi şuraya geç, soyun’ dedim ve karşı köşede duran paravanın ardını gösterdim. Adam ‘benim bir şeyim yok sadece şuramda bir kaşıntı ve kızarıklık var’ deyip gömleğinin kolunu yukarı sıyırarak elini ve kolunu gösterdi. ‘Olsun benim seni iyice muayene etmem gerekli’ dedim.

Benim kadın oluşumdan etkilendiğini konuşması sırasında anlamıştım. Aslında bana muayene olmak bile istemiyordu. Bir ara gitmek istediğini sezmiş ama üstüne varmamıştım. Bu kez ısrar ettim. Yeniden gitmeye davrandı. Ama az önce ona verdiğim güven ve rahatlık nedeniyle olmalı, ayağa kalktı, isteksizce paravanın ardına geçti. Ben de kalkıp paravanın ardına geçtim. Önce üstündekileri sonra da pantalonunu indirttim. Aslında ikincisi çok zor oldu. Ama kesin tavrım nedeniyle çaresizlikten indirdi.

Her yerine bakarak dokunarak güzelce muayene ettim. Eli ve kolundaki lezyonlardan, gövdesinde ve özellikle de karın ve bacak arasında da vardı. Ancak utancından onları gizlemişti. Önünü işaret ederek, ‘orada da var mı’ dedim. Cinsel organını kastettiğimi anlayınca kıpkırmızı oldu. Varla yok arası her anlama gelebilecek bir işaret yaptı. Olduğunu anlamıştım ama görmeliydim. Ona bunun önemini anlattım iki kelimeyle. Sonra da biraz emreder bir tavırda ‘Donunu da indir’ deyince gözleri yuvasından dışarı uğradı. Pantolonunu toplayıp dışarı doğru bir harekette bulundu.

Bu kez kolundan tutup ona bunun ayıp olmadığını, kadın bile olsam hekim olduğumu, kendisi hekim olsa ve ben hasta olsam yani rollerimiz değişik olsa, beni muayene etmeyeceğini mi söylemek istediğini sordum. ‘Haşa, olur mu öyle şey’ dedi ve sözlerime itiraz etti. O zaman muayene etmem için söylediğimi yapmasını söyledim. Şöyle yukarıdan aşağıya hafif indirir gibi yaptı. Yüzünün kızarıklığı artmıştı. Fısıltıyla ‘Doktor hanım sen beni bu yaşta rezil ettin. Onu güpegündüz karım bile görmemiştir daha’ dedi.Yüzünün kızarıklığı artmış terlemeye başlamıştı. Göreceğimi tam olarak görmesem de gördüğüm yeterli olmuştu. Daha çok zorlamanın yanlış olduğunu düşünüp başka bir yakınma ve bulgusu olup olmadığını sordum ve muayenemi sürdürdüm.

Sonra masama geçip, koltuğuma oturdum. O da toplanıp gelince daha önce oturduğu sandalyeye yeniden oturmasını işaret ettim. Hastalığının ne olduğunu, nedenini, nasıl bulaşabileceğini, nelere yol açabileceğini, başka bir hastalıkla ilgisi olup olmayacağını, teşhis için neyin önemli olduğunu, herhangi bir tetkik gerekip gerekmediğini, tedavisinin nasıl yapıldığını, kendisine ne önereceğimi, nasıl uygulayacağını, başka nelere dikkat etmesi gerektiğini, daha sonra korunmak için neler yapması gerektiğini teker teker ayrıntılarıyla anlattım. Ağzı açık beni dinliyordu.

Bitirince ‘anlattıklarımı iyice anladın mı?’ diye sordum. Başını salladı. Sonra reçetesini yazdım. Bir kere de ilaçları ve nasıl kullanılacağını tarif ettim. Ardından evdeki diğer insanların da kontrol edilmesi gerektiğini, özellikle çocuklara bulaşmış olabileceğini ve onların da birlikte tedavi olmaları gerektiğini söyledim.

Adamın yüzündeki şaşkınlık ifadesi nedeniyle ve herhangi bir tepki vermediği için bu söylediklerimin ne kadarını anladığını çıkaramamıştım. Anlayıp anlamadığını tekrar sordum. Hayır anlamına başını salladı. ‘Peki senin soracağın bir şey var mı?’ dedim. ‘Çocukların muayenesi için de makbuz kesilecek mi?’ dedi. Bu kez şaşkınlık sırası bendeydi.

Hastanenin sosyal güvencesi olan hastalardan evrak isteyip diğerlerine öylesine baktığını düşünmüştüm. Daha önce çalıştığım yerde öyleydi. Muayene ve yatan hasta sayımız az olduğu için döner sermaye kurulmamıştı. Sağlık ocağı gibi çalışıyorduk. Burada da öyle olduğunu sanıyordum. Hemşire araya girdi. ‘Sosyal güvencesi olmayanlara makbuz kesiliyor, doktor hanım’ dedi. Ben ne makbuzu olduğunu sorduğumda da hastanenin bir ‘kalkındırma derneği’ olduğunu ve bu derneğin makbuzlarıyla hastanenin ihtiyaçlarının sağlandığını söyledi.

Adama dönüp; ‘Hayır eşin, çocukların yani ev halkından para almayacağız, yalnız yarın değil öbür gün gelmelisiniz’ dedim. Adam teşekkür edip çıktı.

Akşama kadar bu şekilde, yani önce ilk kez gelenler, sonra çocuk ve yaşlılar, ardından kadınlar olmak üzere yaklaşık 20’den fazla hasta baktım. Öğlende de dışarı çıkmamıştım. Hemşire bir ara çıkıp bir şeyler getirdi ve yedi. Bana da ikram etti ama istemedim ve çalışmayı sürdürdüm.

Hepsinin hastalığı basit şeylerdi. Bir sağlık ocağı hekiminin kolayca çözüp tedavi edebileceği hastalıklardı. Ama hiç birisi yalan yanlış şeyler dışında sağlığıyla ve hastalığıyla ilgili doğru düzgün bir şey bilmiyordu. Bir bölümü ise daha önce diğer doktora göründüğünü ancak iyileşmediğini söylüyordu. Çoğunda hastalıklarıyla ilgili çok basit bazı şeyleri ilk kez benim anlattığımın farkına vardım. İnanılmaz bir durumdu. Halk eğitimsiz görünmüyor ama sağlığıyla ilgili olarak herhangi bir şey de bilmiyordu.

Mesainin süre olarak bitmesine beş on dakika kaldığında dışarıda homurdanmalar bağrışmalar oldu. Dışarı çıktığımda sabahkilerin yaklaşık üçte birinin beklediğini gördüm. Baktığım kadar insan vardı neredeyse. Bekleyenlerin sabırsızlandığını ve sıra kapmak istediğini anladım. Onlara dönüp iki hasta daha bakacağımı, diğerlerinin ertesi gün gelmesi gerektiğini söyledim.

O sırada koridorun ucundan başhekim göründü. Yanıma kadar gelip; ‘Hastaları yetiştirememişiniz galiba, doktor hanım. Bana gelip sizi şikayet ettiler’ dedi. Elimden geleni yaptığımı herkesi muayene edemeyeceğimi söyleyince; ‘Hepsinin hastalığı ciddi değil doktor hanım bir şeyler karalayıp yazın. Düzelmeyenler nasıl olsa bir daha gelir. O zaman daha iyi muayene edersiniz. Herkesi çok ciddi hastalığı varmış gibi enine boyuna muayene etmenize gerek yok. Aslında çok toy yeni bir hekim de değilsiniz ama anlayamadım doğrusu. Galiba eliniz biraz ağır. Ya da geldiğiniz yerde hasta azmış, sizi rahata alıştırmışlar’ dedi.

Tam o noktada bana yukarıdan konuşması ağır geldi ve biraz da sesimi yükselterek; ‘bana işimi nasıl yapacağımı öğretmezsiniz, başhekim bey’ dedim. Bunun üzerine geri çekildi. ‘Onu demek istememiştim doktor hanım’ dedi ve sürdürdü ‘ben sizi korumaya çalışıyordum. Bunlara iyilik yaramaz ne yaptığınıza değil, yapmadıklarınıza bakıp sizi yargılarlar. Bugün yenisiniz diye bana şikayet ettiler. Yarın müdürlüğe, valiliğe, partiye hatta sağlık bakanına şikayet etmekten geri durmazlar. O zaman zor duruma düşersiniz.’

Bunun üzerine ‘ben kendimi koruyabilirim’ dedim ve odaya geri döndüm. Gerçekten de iki hasta daha baktım. Saat mesainin bitiş saatini yirmi dakika geçiyordu. İkinci hasta kapıdan çıkarken ayağa kalktım. Önlüğümü çıkardım, çantama koydum. Hemşire hanıma ‘siz de bugün çok yoruldunuz’ dedim. Sadece gülümsedi ve ‘iyi akşamlar’ dedi.

Çıktığımda kimse kalmamıştı. Bekleyenler umutlarını kesip gitmişlerdi anlaşılan. Bir sonraki gün hemen hemen aynı şeyleri yaşadım. Öğlen tatili vermeden aynı sayıda hastaya baktım. Önceki gün baktığım ilk hasta da gerçekten ev halkının tamamını muayeneye getirmişti. Öğlende bir ara sıra dışı olarak , ‘kontrol’ diyerek onları da baktım. Hepsini teker teker muayene ettim. Verdiğim tedaviyi tümünün uygulaması gerektiğini ve evde yapmaları gereken şeyleri de anlattım.

O gün de mesai biterken başhekim geldi ve bu şekilde çalışırsam işe her gün gelmem gerekeceğini söyledi. Ben de ‘diğer doktor da her gün gelirse seve seve gelirim’ dedim. O buna razı olmayacağını belirtince o zaman bana da haksızlık etmiş olacaklarını benim de gün aşırı geleceğimi söyledim. Birkaç gün daha böyle devam etti. Sonunda diğer hekim de razı oldu. Bana acil polikliniğinin oradan bir oda verdiler. Şimdi hastaları ikiye bölüyoruz.

Ben bana ayrılan yerde hastalara bakıyorum. Acilde o hengame arasında hasta bakmak zor oluyor ama olsun. Günde baktığım hasta sayısı 20-25 arasında değişiyor. Aslında benim için bu da çok ama idare etmeye çalışıyorum. Diğer hekim ise öğlene kadar 25 hasta öğleden sonra da birden ikiye kadar 10-15 hasta bakıyor ve saat iki olduğunda muayenehanesine gidiyor. Hasta sayısının dağılımında bir adaletsizlik var gibi görünüyor ama bundan o da şikayet etmiyor. Çünkü yaklaşık yarısı oraya da geliyor. Ben ise fiilen günde 7 saat çalışıyorum. Halimden memnunum. Hastalar beni tanıdılar ve anladılar. Şimdi öteki doktora da anlamadıklarını soruyor, anlamaya çalışıyorlarmış. Onun bana kızdığına, ‘eski köye yeni adet getirdi’ gibi sözler söylediği bazen kulağıma çalınıyor.

Şimdi eşimin ve birkaç hayırsever vatandaşın desteğiyle hastanenin yan tarafında, eskiden kaloriferin kömür ve curufunun durduğu, şimdi hurdalık olarak kullanılan bölüme bir ek yapıp polikliniği genişletmeye çalışıyoruz. Diğer uzman arkadaşlar da aslında bu durumdan sıkıntılı çünkü hastalar onların da bana benzer biçimde davranmasını istiyormuş.

Geçen gün sağlık müdürlüğüne gittim. En azından bizim hastanemize hastası gelen bölgelerin sağlık ocaklarında çalışan hekimlere kendi uzmanlık dalımla ilgili sağlık ocaklarında çözümlenebilecek sağlık sorunlarını anlatmak için bir eğitim programı yapıp bunu uygulamak istediğimi belirttim. Adam çok şaşırdı. Önce ‘olmaz’ dedi, sonra ne düşündüyse olabileceğini söyleyip beni eğitim şubesine yolladı. Şimdi bir program yapıyoruz. Bir haftalık yıllık izin alıp o ocakları teker teker dolaşarak doktor arkadaşlara benim uzmanlık alanımla ilgili sık karşılaşılan ve kolay tanı konulabilecek basit hastalıklarla tedavi yöntemlerini anlatacağım. Sanırım böylelikle bize başvuran hasta sayısı düşecek. Bundan diğer arkadaş ne kadar memnun olur bilmiyorum ama benim çok işime gelecek.”

İşte bunları anlattı. Son olarak bana da bir öneride bulundu: “Hadi sen de gel, çok güzel bir yer seveceksin. Keyifli bir iş yapıyoruz. Senin de hoşuna gideceğini sanıyorum” dedi. Söyledikleri doğruydu. Gerçekten anlattıkları benim de hoşuma gitmişti. İnsanları adam yerine koymak, dertleriyle ilgilenip çözümlerken onlarla işbirliği yaparak, onları bilgilendirerek sağlık hizmeti vermek, çalıştığı kurumu geliştirmek, vatandaşın hizmete sahip çıkmasını sağlamak... Bunlar o kadar güzel şeylerdi ki bu hafta yazacağım yazı yerine onun anlattıklarını sizlerle paylaşmayı yeğledim. Bilmiyorum doğru mu yaptım. Ama ilk sözümde ısrarlıyım: İstenirse yapılır!.

Haftaya buluşma dileğiyle..

 

 5 Mart 2001

 

 

 BİR SÖZ
'‘Yarın’ların hep güzel olacağını söylerler. Oysa ‘bugün’ler ‘dün’lerin ‘yarın’ları değil mi? Yarınlar için bir şey yapamayabiliriz, gelin elimizdeki ‘bugün’ü güzel kılalım.”
 
 
 BİR ÖYKÜ

Amerika'dan gelen mühendis


Kayseri'de bir yol çalışması yapılıyormuş. Köylüler eşeğin birini salıp geçtiği yerden yolu geçiriyorlarmış. O sırada oradan geçmekte olan Amerika'da yaşayan bir mühendis görmüş bunları. Merak etmiş; gitmiş yanlarına.
-"Selamün aleyküm dayı ne yapıyorsunuz böyle?" demiş.
Köylü:
-"Yol yapıyoz" diye cevap vermiş.
-"E bu eşek ne?" diye devam etmiş mühendis.
Köylü bu işi nasıl yaptıklarını anlatmış. Eşeğin ne işe yaradığını da söylemiş. Yolun nerden geçeceğini aslında eşeğin belirlediğini de söylemiş.
Amerikalı mühendis yerlere yatmış gülmekten.
-"Öyle şey mi olur!.." diye alaycı bir tonla sürdürmüş konulmasını:
"Peki eşek bulamazsanız ne yapıyorsunuz?"
Köylü lafı gediğine koymaktan geri durmamış:
-"Bizdeki eşekler pek bitmez bey. Ama arada sırada eşekler tükeniyo. Eee.. o zaman işler biraz zor oluyo tabi!. N'apalım çaresiz Amerika'dan mühendis getirtmek zorunda kalıyoz

 

 
 BİR ŞİİR

KÖRÜZ BİZ



Ne varsa otu ot çiçeği çiçek yapan
Tanyerinden söken umut ışığı
Sizin olsun çekik gözlü kardeşlerim
Aydınlıklar sizin olsun körüz biz.
Bakmayın gözlerimizde yansıyan yıldızlara
Göremeyiz ateşböceklerini biz körüz
Çakıp sönen deniz fenerlerini uzak kıyılarda
Bir bulut ne zamandır üstümüzde
Yurt genişliğinde bir bulut kurşun ağırlığında
Nilüferler sularımızda açar mevsimsiz
Dolanır ayaklarımıza boğum boğum
Yapraklarında iri leş sinekleri uçuşa hazır
Göz göz oyulmuş gözlerimiz biz körüz
Göz çukurlarımızda radarlar fırıl fırıl döner
Körüz el yordamıyla yaşıyoruz bu yüzden
Yeni körler peydahlarız uyur uyanır
Ayak altında ezile dursun karınca sürüleri
Ezenlerle bir olmuş yaşıyoruz ne güzel
Çizme onlardan içindeki ayak bizden ne iyi
Körüz biz kör uçuşlara açmışız toprağımızı
Ha düştü ha düşecek çelik gagalardan
Mantar mantar açılan tohumlar sıcakta
Gözlerimizi bir pula satıp geçmişiz bir yana
Ölmesini bilenlere yüz çevirmemiz bundan
Körüz göz bebeklerimize mil çekilmiş mil
Acımasız bir namlu şakağımızda soğuk
Tetikte kendi parmağımız yabancının değil.

Rıfat ILGAZ
 
 

Dr.Mustafa SÜTLAŞ

 

<<Bilimin ve mesleğin kurallarını yerine getirmek          

 >>Trafik Kazaları ve Hekimler
 

Menu

Bacak Estetiği  
Tüp Bebek-Bülent Tıraş  

 

 

 

 

 

Yeniler
 

Resveratrol ve Yaşa Bağlı Unutkanlık

Obezite tedavisi için ilk elektronik cihaz FDA onayı aldı

 Hayret Edeceksin
Parmaklarımızda kas varmıdır? Parmaklarımızda kas var mıdır?
Parmaklarımız ıslanınca neden buruşur? Parmaklarımız ıslanınca neden buruşur?
Yenilenen Vücudumuz Yenilenen Vücudumuz
 

 Yeni Konular

Dünya Doğum Kusurları Günü

Dünya Doğum Kusurları Günü

B Grubu Streptokok Enfeksiyonları

Meditasyonun Tıbbi Faydaları

Ateşli Havale (Febril konvülziyon)

 

 

 

 

Yeni Sayfa 1

 

Anestezi Çok Okunanlar
Tıbbi Bitkiler Çok Okunanlar

ALIÇ: Doğal Kalp Damar Destekleyici

Yabani olarak derelere bakan yamaçlarda, kayalık, taşlık yerlerdeki çalılıklar içinde, ormanlarda ya da dağlık çevrelerde rastlanabilen, dikenli, kışın yapraklarını döken ağaç ya da ağaçcık türü bir bitkidir.

Echinacea

Son zamanlarda Amerika ve Avrupa'nın en çok satan tıbbi bitkisi olan echinacea bağışıklık sistemini güçlendirir. Beyaz kan hücrelerinin (makrofaj ve lenfositler) üretim ve faaliyetini arttırır

Isırgan Otu:Urtica Dioica

Isırgan otu her iki yarım kürenin de ılıman kesimlerinde sıkça bulunan ve doğal ortamlarda yetişebilen yabani bir bitkidir.

Sarı Kantaron :St.John's Wort

Yayılma yeri olan Almanyada bitkisel tedaviyi seven doktorlar tarafından ılımlı depresyonlarda birtakım tanınmış antidepressanlardan daha fazla önerilmektedir.

      

alt

Gizlilik   l   Kullanım  l   İletişim  l   Reklam

© 1999-2014 www.populermedikal.com

 

Facebook'ta takip et        Twitter'da takip et       

 

DİĞER SİTELERİMİZ

Tıp Rehberi

Sağlığınız

Hayret Edeceksin

Bilim Club

Hayret Edeceksin TV