Bu sayfalarda Dr. Mustafa SÜTLAŞ'ın 2001-2002 yılında sitemizde yayınlanan ve daha sonra teknik sorunlar nedeni ile kaybettiğimiz

ve tekrar ulaşabildiğimiz yazıları yayınlanmaktadır.

 

ŞİDDET ŞİMDİ Mİ ORTAYA ÇIKTI?

 

Başta yaygın medya olmak üzere herkes şiddetin giderek arttığını yükseldiğini, çoğaldığını ifade ediyor. Bu toplumun bireyleri olarak; adeta buna ilişkin bir kanaat sahibi olmaya zorlanıyoruz. Birçok örnek en kanlı, en vahşi yanları öne çıkarılıp tekrarlanarak sürekli karşımıza getiriliyor. Şiddetin hep olduğu bir gerçek. Ama gerçekten çok mu arttı? Herkes hepimizi bu soruya “evet” dedirtmek için çaba sarfediyor. Sanki bunu herkes kabul ederse sorun çözümlenecekmiş gibi bir yaklaşım söz konusu.

 

 

reklam

Hayret Edeceksin: Öğrendikçe şaşıracak, şaşırdıkça öğrenmek isteyeceksin



Medyanın “şiddet” olgusunu her konu edişinde, gündelik yaşamımda bir şiddet olgusuyla karşılaştığımda bir süredir hep şu soruları soruyorum kendime:

“Şiddet şimdi mi ortaya çıktı?” Bu soruya “hayır “ diyorum. Kendimi, çevremi, dünyayı, insanı ve toplumu anlamaya başladığım günlerden beri şiddetin her zaman varolduğunu görüyor, biliyorum.

“Peki şiddet şimdi daha mı çok?”Ne yazık ki tüm mesaj bombardımanına karşın buna da “evet” yanıtını veremiyorum.

Ben bir hekimim. Hekim oluşum insana çok boyutlu ve tüm ilişkileriyle birlikte bakmamı sağlıyor. Hastalıkları tedavi etmek için nasıl tüm etkenleri gözden geçirmem gerekiyor, bütün olasılıkları irdelememi gerekli kılıyorsa, bu konuya da öyle yaklaştığımda şiddetin hemen her olayda ve durumda söz konusu olduğunu, olabileceğini dolayısıyla herhangi bir artışının olmadığını görüyorum.

Son olarak büyük hukuk insanı Orhan Apaydın’ın anma gününde “toplumda şiddet” olgusu uzmanları tarafından ele alındı. Gerçeklerin altı bir kez daha çizildi. Toplantıyı izledikten sonra orada söylenmeyenler olduğunu farkettim. Bunun üzerine de bu yazı ortaya çıktı.

Örnekler ve şiddetin sınıfsallığı

“Sürekli küçülen ateşten bir halkanın içindeki akrep çaresizlikten ve belki de bilemediğimiz başka nedenlerden dolayı ateş bedenine yaklaşınca kuyruğunu yukarı çevirir ve en sonunda kendine batırarak yaşamına son verir. Şiddet canlının dolayısıyla insanın doğasında var. “

“Yaşam bir çatışmanın, bir yarışmanın sonucudur Her çatışmada, hatta yarışmada da şu ya da bu oranda şiddet vardır.”

“Şiddet doğanın kanunudur. Bir canlı yaşamak için başkalarını yok etmek zorundadır.”

“Büyük balık küçük balığı yer. Yaşamak için daha zayıf olanları yok etmek kaçınılmaz bir zorunluluktur.”

Bu örnekler ve söylemlere göre şiddet bir “çözüm” ya da “çare”dir. Oysa bunun tersi de doğrudur: Çaresizlik şiddet doğurur.

Tüm bunlar ve benzeri birçok söylem aslında şiddetin bir anlamda “rasyonalize” edilmesi yani “akli kılınması” anlamına gelmektedir. Oysa “şiddet” olgusuna yakından baktığımızda göreceğimiz şey şiddetin canlıların bir toplum haline geldiklerinde öğrendikleri gerçeğidir. Evet tüm canlılar aç kaldıklarında, türleri tehlikeye girdiğinde ya da barındıkları yerler işgal ya da tahrip edildiğinde adeta içgüdüsel şekilde “şiddet” içeren bir tepki verirler. Ancak dikkatle bakıldığında ve kimi bilimsel çalışmaların gösterdiği gibi bu içgüdüsel davranışlar da sonradan edinilen, bir anlamda öğrenilen davranışlardır.

Annesinin karnındayken bebeğin annesinin karın duvarına attığı tekmeler bir tepkidir. Bu her canlının herhangi bir uyarana karşı verdiği doğal bir tepki, reflekstir. Tıpkı çiçeğin güneşe dönmesi ya da akşamlayın büzülmesi gibi. Tıpkı annesinin karnından yeni çıkan bebeğin ağlaması da onun 9 ay boyunca uyum sağladığı ortamdan çıkarılmasına ilişkin verdiği tepki gibi. Kısacası canlının özünde olan ve her türlü uyarana karşı verdiği yanıtı şiddet saymak yanlıştır.

Diğer yandan insanın da canlının da özünde; kendi türüne, soyuna karşı bir şiddet uygulaması yoktur. Aynı türden bireylerin birbirlerine yönelik uyguladıkları “şiddet” aslında insanın evriminde belirli bir aşamada ortaya çıkar. Dahası bu şiddet aslında “organize bir güç gösterisi”dir. Belirli amacı vardır ve bu amaç doğrultusunda önceden planlanır, uygulanması için koşullar hazırlanır, örgütlenir ve sonunda uygulanır ya da bir tehdit olarak elde tutulur. “Şiddet” doğru uygulandığında da uygulayan taraf için daima bir getirisi bir kazancı söz konusudur.

İnsanın birbirine yönelik organize güç gösterisi insanoğlunun tüm tarihi boyunca varolmamıştır. Erk ve egemenlik kavramlarıyla birlikte ortaya çıkmıştır. Bir başka deyişle şiddet sınıflı toplumlarda varolmuştur. Ya da tersinden söyleyecek olursak; birilerinin bize göstermek istediği gibi şiddet hep varolan ve her zaman varolacak bir olgu değildir. İnsanların dahil oldukları sınıflar ortadan kalktığında da insanların birbirlerine uyguladığı şiddet ortadan kalkacaktır.

İnsanlık tarihine bakıldığında insan soyunu oluşturan fertler birbirlerine eşit olmaktan çıktıkları andan başlayarak, yani insanlar arasında sınıfsal farklılıklar ve buna bağlı konumlanmalar ortaya çıktığında, egemen olanlar bunu sürdürmek, tabi olanlar da bu durumu değiştirdikleri sırada organize güç gösterisini yani şiddeti uygulamışlardır. Yani şiddet sınıflı bir toplumda varolur. Günümüzde şiddetten söz edildiğinde gözden kaçan ya da kaçırılmak istenen tam da budur.

İnsanlık tarihinde şiddetin biçimlerinin çeşitlendiği, vahşileştiği ve uygulamadaki dozunun arttığı dönem ve yerler olduğu gibi daha gözden ırak, ince ya da belirsiz olduğu dönemler ya da yerler olagelmiştir. Ama hiçbir dönemde şiddetin varlığını onun dozu, biçimi ya da görüntüsü belirlememiştir. Bir devlet dairesinde hiç gereği yokken “bugün git yarın gel diyen” memurun uyguladığı da şiddettir, temel özgürlüklerin yasalarca kısıtlanması da bir aynı şiddettir. Ya da çocuğunu döven babanın ki de şiddettir, sorguladığı zanlıyı döven polisin yaptığı da aynı şiddettir.

Şiddet arttı mı?

Günümüzde ülkemizde ve dünyanın birçok yerinde giderek arttığı ileri sürülen şiddet aslında çoğalmış mıdır? Daha mı sertleşmiştir? Gerçekten şiddet miktar ya da yoğunluk anlamında artmış mıdır?

Yakından bakıldığında düne göre şiddetin daha çok olduğunu ileri sürmek olanaksızdır. Yakın çevre ve geçmişimizde de, dünya ölçeğinde de bu durum böyledir. Ortaçağa göre de, beş yıl, on yıl yirmi yıl öncesine göre kıyaslasak da durum böyledir. Peki nedir bu görüntüyü yaratan?

Bugün şiddet gerek ülkemizde gerekse dünyada bilinçli olarak daha çok görünür ve gösterilir hale gelmiştir. Bunun bir nedeni iletişim araçlarının başta da görüntülü olanların her yere ulaşmış olmasıdır. Düne kadar kimsenin adını bile bilmediği yerlerde uygulanan şiddet örnekleri bugün televizyonlar sayesinde salonlarımızın içinde, çocuklarımızın karşısındadır. Şiddetin çok görülmesi, şiddeti olağanlaştırmakta, sıradanlaştırmakta, gizliliğini ortadan kaldırmaktadır. Eskiden insanlar çocuklarını, eşlerini, yanlarında çalışanları gizlice döverlerdi. Şimdi o gizlilik gereksinmesi artık yoktur.

Diğer yandan içinde bulunduğumuz dönemde toplumsal mücadelenin taraflarını oluşturan sınıfların arasındaki çatışma daha çok belirginleşmiş ve daha çok keskinleşmiştir. İki kutuplu dünyada şiddet uygulama aşamasına gelmeden bir tehdit olarak duruyordu. İki tarafın kendi toplumlarında uyguladıkları daha küçük ölçekli örneklerse gizleniyordu. Şimdi tek kutuplu bir dünyada kapitalizmi benimseyen taraf ve onun egemenleri içinde olunan somut durumdan daha çok yararlanarak kâr ve kazançlarını en üst noktaya vardırmak için örgütlü güçlerini ve bu güçlerin şiddet eylemlerini daha belirgin ve görünür biçimde uygulamaya ve daha yoğun kullanmaya karar vermişlerdir. Çünkü artık kazı bağırtmadan yolmaya gerek yoktur. Çünkü kaz bağırdığında yardıma gelecek birileri yoktur. Aslında bu dönemde şiddetin arttığı görüntüsü şiddetin kendinden daha etkileyici ve sonuç alma açısından daha etkindir. Yani şiddeti basitleştirmek, sıradanlaştırmak ve olağanlaştırmak gereklidir.

Bu nedenle herkesi kendi çapında ve birbirinden bağımsız yoğun şiddet uygular hale getirmek gereklidir. Bunun için insanlar daha yoksul olmalıdır. Bunun için daha az hukuk söz konusu olmalı, ortak konulan kurallar daha da azalmalı sınırları daha belirsiz, esneklikleri daha çok ve uygulaması daha zayıf ve geç olmalıdır. Bunun için eşitsizlikler daha çok olmalı, eşit olmayanların sahip oldukları şiddet araçları daha çok olmalı, daha kolay bulunulmalıdır. En çok da örgütlü şiddeti uygulama göreviyle yükümlü olanlar bunu daha sık ve kolay kullanmalıdır.

Tüm bunlar olmadığı yerlerde de en azından bunların bir yerlerde böyle olduğu ve her yerde de böyle olabileceği görüntüsü verilmelidir. Şiddeti bilinçli olarak uygulayan örgütlü egemen gücün karşısında duran, eskiden sahip olduğu örgütlülüğünü yitirmiş emekçi kesim vardır. İkincilerin şiddet gibi görünen davranışları aslında canlıların içgüdüsel etki tepki mekanizmalarının aşırı örneklerinden başka bir şey değildir. Ama egemenlerin buna bile tahammülleri yoktur. Yapılması gereken onların bu tepkilerini “şiddet” gibi göstermektir. Böylelikle; bu görüntüler egemenlerin büyük yığınlara uyguladığı şiddeti meşrulaştıracak, mazur ve kaçınılmaz gösterecektir.

“Devlet bir avuç çapulcuya teslim mi olsun”, “Devletin varlığı, ülkenin birliği, milletin bölünmezliği, toplumun refah ve esenliği için elbette gereken yapılacaktır” gibi şiarlarla egemenlerin en örgütlü aygıtının uyguladığı şiddetle, şiddetin kanıksanması, sıradanlaşması, her şeyde ve her yerde karşılaşılan, adeta mutlak, değişmez olduğunun geniş yığınlar, emekçiler tarafından algılanması ve kabul edilmesi gereklidir.

İşte bu nedenle çocukların oynadığı oyuncaklardan, en duygusal holivut filmlerine kadar her yerde şiddet görüntüleri varolmalıdır. Sportif yarışmalar bile birer yığınsal şiddet görüntülerine dönüşecek biçimde organize edilmelidir. Bizden ya da bizim gibi olmayana şiddetin uygulanması mümkün kılınmalıdır. Şiddet görüntülerinin olduğu haberler seçilip sunulmalıdır. Kan, ölüm, parçalanmış canlılar, insan elinin ürettiği dahil tüm güzelliklerin yıkıldığı görüntüler haber programların ana izleğini oluşturmalıdır. Gerçeği yoksa kurgusal olanı, o da yoksa sanal olanı bulunup bir oyun gibi ortaya konulmalıdır.

Eğer tüm bu şiddet görüntüler kendiliğinden gerçekleşmiyorsa o zaman provoke edilmelidir. Bu provokasyonlar en yaygın iletişim araçlarıyla, en kanlı görüntülerle toplumun en ücra noktalarına kadar iletilmelidir. Çünkü daha çok kâr elde edilmesi için şiddet uygulamaya gereksinim vardır. İşte şiddet, şiddet üreten bir makine ya da bir bulaşıcı hastalık gibi yayılmalıdır. Bu tek yanlı değilmiş gibi algılanmalıdır. Fail mağdur, mağdur fail gibi gösterilmelidir. Çünkü egemenlerin çıkarına olan budur.

Sonuç şiddet yeni ortaya çıkmış değildir. Şiddetin nedenlerini, sorumlularını ve sonuçlarını bulup çıkarmak, ortaya çıkarmak ve göstermek gereklidir: Şiddet sınıfların olduğu her yerde olacaktır. Şiddeti bu sınıflardan egemen olan yaratmakta ve en çok o yararlanmaktadır. Örgütlü şiddetten mağdur olanlar daha çok egemen olmayan taraflardır. Bu tarafın yaşamını sürdürmek için verdiği aslında şiddet olmayan doğal tepkiler “şiddet” sayılmalı, öyle gösterilmelidir.

Şiddet artmış ve yaşamımıza yeni girmiş değildir. O hep vardı. Oyuna gelmeden onu doğru çözümlemek gerekir. Örgütlü şiddete maruz kalanlar güçlerini daha sıkı ve kuvvetle bir araya getirerek davranmalıdır. Önce kişisel yaşamlarında ve çevrelerinde uyguladıkları en küçük, en dar anlamda şiddetin, toplam şiddeti büyüttüğünü, olağanlaştırdığını, yaygınlaştırdığını unutmamalı ve şiddete karşı örgütlenmelidir. Şiddete topla tüfekle karşı konulamaz. Şiddete karşı koyabilmenin bir tek yolu vardır. Örgütlenmek...

Haftaya buluşma dileğiyle..

 

19 Mart 2001
 

 

 BİR SÖZ
"Uçurtmalar, rüzgar kuvvetiyle değil, bu kuvvete karşı uçtukları için yükselirler. (William Churchill)"
 
 
 BİR ÖYKÜ

  Eğilmek gerekir...

Ünlü bir filozofa sormuşlar:
-"Servet ayaklarınızın altında olduğu halde neden bu kadar fakirsiniz?"
Filozof cevap vermiş:
-"Ona ulaşmak için eğilmek lazım da ondan..."
 

 
 BİR ŞİİR

MEMLEKET İSTERİM

Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun

Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun.


Cahit Sıtkı TARANCI
 
 

Dr.Mustafa SÜTLAŞ

 

<<Trafik kazaları ve Hekimler  

 

>>Kendine yapılmasını istemediğini yapma
 

Menu

Bacak Estetiği  
Tüp Bebek-Bülent Tıraş  

 

 

 

 

 

Yeniler
 

Resveratrol ve Yaşa Bağlı Unutkanlık

Obezite tedavisi için ilk elektronik cihaz FDA onayı aldı

 Hayret Edeceksin
Parmaklarımızda kas varmıdır? Parmaklarımızda kas var mıdır?
Parmaklarımız ıslanınca neden buruşur? Parmaklarımız ıslanınca neden buruşur?
Yenilenen Vücudumuz Yenilenen Vücudumuz
 

 Yeni Konular

Dünya Doğum Kusurları Günü

Dünya Doğum Kusurları Günü

B Grubu Streptokok Enfeksiyonları

Meditasyonun Tıbbi Faydaları

Ateşli Havale (Febril konvülziyon)

 

 

 

 

Yeni Sayfa 1

 

Anestezi Çok Okunanlar
Tıbbi Bitkiler Çok Okunanlar

ALIÇ: Doğal Kalp Damar Destekleyici

Yabani olarak derelere bakan yamaçlarda, kayalık, taşlık yerlerdeki çalılıklar içinde, ormanlarda ya da dağlık çevrelerde rastlanabilen, dikenli, kışın yapraklarını döken ağaç ya da ağaçcık türü bir bitkidir.

Echinacea

Son zamanlarda Amerika ve Avrupa'nın en çok satan tıbbi bitkisi olan echinacea bağışıklık sistemini güçlendirir. Beyaz kan hücrelerinin (makrofaj ve lenfositler) üretim ve faaliyetini arttırır

Isırgan Otu:Urtica Dioica

Isırgan otu her iki yarım kürenin de ılıman kesimlerinde sıkça bulunan ve doğal ortamlarda yetişebilen yabani bir bitkidir.

Sarı Kantaron :St.John's Wort

Yayılma yeri olan Almanyada bitkisel tedaviyi seven doktorlar tarafından ılımlı depresyonlarda birtakım tanınmış antidepressanlardan daha fazla önerilmektedir.

      

alt

Gizlilik   l   Kullanım  l   İletişim  l   Reklam

© 1999-2014 www.populermedikal.com

 

Facebook'ta takip et        Twitter'da takip et       

 

DİĞER SİTELERİMİZ

Tıp Rehberi

Sağlığınız

Hayret Edeceksin

Bilim Club

Hayret Edeceksin TV