Bu sayfalarda Dr. Mustafa SÜTLAŞ'ın 2001-2002 yılında sitemizde yayınlanan ve daha sonra teknik sorunlar nedeni ile kaybettiğimiz

ve tekrar ulaşabildiğimiz yazıları yayınlanmaktadır.

 

KENDİNE YAPILMASINI İSTEMEDİĞİNİ YAPMA

 

Biz doktorlar da zaman zaman hastalanırız. Gerçi nazımızdan geçilmez. En iyi hekime, en kısa sürede ulaşmak, derdimize en çabuk çözüm bulmak için en uzak arkadaşlarımızı ve dostlarımızı bile aracı kılarız. Amacımız en küçük bir yanlış ya da noksanlığa olanak tanımamaktır. Çünkü hekimlerin de bazen hata yaptığını en iyi biz biliriz. Bunlardan biri bizim başımıza gelsin istemeyiz.

 

reklam

Hayret Edeceksin: Öğrendikçe şaşıracak, şaşırdıkça öğrenmek isteyeceksin




Yine de en çok sorun bizlerin ya da yakınlarımızın başına gelir, işler en çok bizler ya da yakınlarımız hasta olduğumuzda ters gider. “Sakınan göze çöp batar” yani. Belki böyle değildir ama her nedense bize öyle gelir. Yoksa bu meslektaşlarımıza, dolayısıyla kendimize çok güvenmediğimizden midir nedir? Ama bu durumla ilgili olarak her birimizin kötü, yaşamın kenarından döndüğümüz birkaç anısı vardır. Yine de biz hekimlerin yaptığı hataları yalnız biz hekimler en iyi biliriz. Kendi aramızda konuşsak da başkalarına pek anlatmasak da böyledir.

“Kol kırılır yen içinde kalır”...

Eh ne de olsa bizim hatalarımızı nasıl olsa toprak örter. Hem canım hatalarımız da birer şanssızlık değil midir? Hiçbir hekim isteyerek bilerek yanlış yapar mı?

Yapar!..

Açıkça itiraf etmesek de doktorlar da seyrek olmayarak hatalar yaparlar. Bir şeyleri eksik bırakır. Yanılır. Eksik verilerle yanlış değerlendirmeler yapar. Bunların çoğu belki farkedilmez. Ama hekim kendi bildiklerinden birer ders çıkarır, bir daha yinelememeye gayret eder. Onun için eski, deneyimli hekimler daha makbuldür.

Eski ya da yeni yanlış yapan bir hekime sorulsa, hatta sorulmasa bile gerekçeler hazırdır: “Tanı yöntemleri eksiktir, o ayrıntı gözden kaçmıştır”, “Zaten ilaçların çok fazla yan etkileri vardır.”, “Hem canım hasta da öyle bir sorunu olduğunu neden daha önce söylememiştir.”, “Bu hastalar da çok cahildir canım, olmayacak şeyleri talep ederler hep.”, “Üstelik üstlerine düşeni de eksik yaparlar sonra bizler suçlarlar.”

Ve daha bir çoğu... Ama gerekçe, ama bahane...

Aslında hekimler bazen isteyerek bilerek de yanlış ya da eksik yaparlar. Çünkü onlar da diğer insanlar gibi bir insandır. Etten, sinirden, kemiktendirler. Gündelik olaylar onları da diğer insanlar kadar etkiler. Acıkırlar, uykusuz kalırlar, gündelik yaşam dertleri, gelecek kaygıları vb. sorunlar onların da çalışmalarını olumsuz etkileyebilir. Kişilik yapıları da diğer insanlardan öyle aman aman çok farklı değildir. Ne kadar tersini göstermek isteseler de öyledir. Başkaları ne kadar çalışkansa onlar da o kadar çalışkan, ya da ne kadar tembelse o kadar tembeldirler. Başkaları kadar cahil ya da okumuşlardır. Başkaları kadar ince düşünceli ve duygulu ya da duyarsız ve kabadırlar. Ne daha az ne daha çok. Kısacası doktor olmak onlara sahip olmadıkları üstünlükleri sağlamaz. Yeni nitelikler katmaz. Bir doktor doktor olana kadar neyse o andan sonra da odur.

Hem canım “hatasız kul olmaz, hatasızlık tanrıya has bir özelliktir.” Zaten “kader ya da alınyazısının önüne geçilmez.”

Çok mu aykırı geldi bu sözlerim. Bir kere etrafınıza bakın, her biri için birer örnek göreceksiniz.

Ama benim bu yazıda anlatmak istediklerim onların diğer insanlara benzer yanları değil. Ben daha doğrudan, hekim çıkmadan önce okulda öğrendiğimiz, en azından öğrendiğimizi sandığım yanlışlarımızı ya da eksiklerimizi dile getirmeye çalışacağım. Boş yere ya da gevezelik olsun diye değil. Değişmek ve değiştirmek için. Çünkü her birimizin çok da üzerinde durmadığı küçük, önemsiz, etkisi belki de fark edilmeyen yanlışlar, tıpkı bir kartopundan oluşan bir çığ gibi yuvarlana yuvarlana büyüyor. O kadar ki altında ilk kalanlar ne yazık ki en çok duyarlı olanlar oluyor.

İşte bu nedenle bunları yazıyorum. Belki bu yanlışları ve sonuçlarını görür ve değiştiririz diye. Ne dersiniz?

Hastaya nasıl bakarız?

“Doktorların çoğu hastalarına insan olarak değer verip gerekli saygıyı göstermemektedir. Hep yukarıdan bakıp, düşüncelerini dayatıp, dediğini yaptırmaya uğraşmaktadırlar.”

İşte birçok hastanın düşüncesi!. Eksiği var fazlası yok. Nereden mi çıkardım. Siz de her gün sorun seçeceğiniz on ayrı hastaya. “Bir hekimden en çok ne istersiniz” deyin. Hemen hemen tek bir yanıt alırsınız: Hapsi de sanki aralarında sözleşmiş gibi “Adam yerine konulmak” diye yanıtlarlar. Ne doğru tanı, ne doğru ve etkin tedavi bunun kadar talep edilmez. Şaşarız. “Biz mi, sizi adam yerine koymuyoruz” diye sorarız yeniden. Başlarını sallar çoğu, ürkekçe.

Napolyon’un söz doğrudur. Herkes sahip olmadığını ister. Evet birer insan olarak başta idarecilerimiz ve her düzeyde üstümüzde olan herkesle birlikte çok yakınımızdakiler bile bizleri “adam” yerine koymaz. Aslında “adam” yerine koymayan onlar değildir ya neyse... Bu başka bir yazının konusu... Şimdilik dursun.

Evet ne diyorduk? Hastaların “Adam” yerine konulmasından söz ediyorduk.

Bir düşünün bakalım: Sizin için hasta kimdir?

Bir poliklinik numarası?.. Yoksa bir makine mi?.. Dün gece uyuyan, bugün sabah gerinerek uyanan ya da bir yerleri ağrıyan herhangi bir yaratık mı, yoksa bir robot mu?.. Tüm ötekilerden birisi mi sadece?.. Köylü Memet ağa mı? Hasan dede mi? Ayşe teyze mi? Bir yakınınız mı? Yoksa alımlı güzel bir kenar mahalle dilberi mi? Bir hasta nedir sizce?

Bir insan!.. Gerçekten mi?

Nasıl bir insan?

Onun bir adı soyadı, bir mesleği, bir evi barkı, çoluğu çocuğu, belki emri altında onlarca yüzlerce çalışanı olan biri olduğunun acaba kaçımız farkındadır?

“Bizim için onun ne olduğunun önemi yok; cinsi, ırkı, sosyal statüsü, düşüncesi bir ayrım yapmamıza neden olmaz” diyebiliriz, Hipokrat yeminini anımsatarak. Güzel; ama “ayrım yapmama” kuralını neden negatif anlamda düşünürüz acaba?

Onun falan bey olduğunu, odamıza girdiği anda ayağa kalkarak karşılanması gerektiğini, o oturunca yerimize oturabileceğimizi, bir “merhaba” deyip hatırını sorduktan ya da ne bileyim gündelik bir sorun üzerine iki kelime konuştuktan sonra derdini, şikayetini dinlemememize yol açan nedir acaba? Hiç yanıtladık mı?

Ettiğimiz yemin mi? Yoksa zamansızlık mı? Yoksa öyle görüp öğrendiğimiz için mi? Ya da ne bileyim hastane ile muayenehanenin ayrımının nasıl olacağı konusunda kafamızda yanıtlayamadığımız sorular mı?

Bir daha düşünelim: Biz kimiz? Hasta dediğimiz kim?

Onurlu, özgür, vergisini veren, temel insan hak ve özgürlüklerinin farkında olan, bunların hepsini kullanabilecek düzeyde, çağdaş birer birey mi?

O kimdir? Onun karşısında hekim kimdir? Onlar birbirlerine karşı ya da birbirlerine muhtaç kişiler midir?

Aslında sağlığını korumak ve geliştirmek ya da bozulan sağlığını geri kazanmak için önümüze gelen adına “hasta” diyerek “insan” olma özelliğini bir başka insan türüne tahvil ettiğimiz bu bireye, sahip olduğumuz bilgi ve donanımın verdiği bir güçle yardımcı olan bizlerin, ona bir anlamda teknik destek sunan herhangi bir teknisyenden farkımız var mı yok mu? Yoksa o teknisyenden farkımız yaptığımız işi onunla işbirliği yaparak yapma zorunluluğumuz mu?

Sizleri provoke etmeye yönelik bu soruları bu yazıyı okuduktan ve belki biraz da bana kızgınlığınız geçip, sakinleştikten sonra önce hekim olarak sonra da hekimlik kimliğinizden çıkarak, diyelim ki bir hastalık anınızı düşünüp bir “hasta” olarak yanıtlamanızı öneriyorum.

Çünkü o zaman bu yazı ve içerdiği düşünceler hepimiz, mesleğimiz ve insanımızın sağlığı için bir anlam kazanacak. O zaman bu yazının ardından gündeme getireceğim örneğin “temel ve sürekli tıp eğitimi” konusu ya da diğer ayrıntılar bir anlam ve önem kazanacak. Bu sözlerimle sizleri kırdıysam özür dilerim.

Haftaya buluşma dileğiyle..

 

26 Mart 2001

 

 

 BİR SÖZ
"Dünyada başarı kazanmanın iki yolu vardır: Kendi aklından faydalanmak, başkalarının akılsızlığından faydalanmak." LA BRUYERE
 
 
 BİR ÖYKÜ

   Acele karar vermeyin...
 

Bir köyde, yaşlı bir adam varmış.. Çok fakirmiş ama, Kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki... Kral, at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama, adam satmaya yanaşmamış.
-"Bu at, bir at değil benim için, bir dost. İnsan dostunu satar mı?" dermiş hep...Bir sabah kalkmışlar ki, at yok.Köylü ihtiyarın başına toplanmış:
-"Seni ihtiyar bunak. Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Simdi ne paran var, ne de atın" demişler..
İhtiyar; -"Karar vermek için acele etmeyin" demiş.. "Sadece 'At kayıp' deyin. Çünkü gerçek bu.. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.."
Köylüler ihtiyarın bu laflarına kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.. Dönerken de, oradan 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler..
-"Babalık" demişler.. "Sen haklı çıktın.. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için.. Simdi bir at sürün var.."
-"Karar vermek için yine acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar."Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz, kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?.."
Köylüler bu defa ihtiyarla açıkça dalga geçmemişler ama, içlerinden; -"Bu herif sahiden geri zekalı yahu" diye geçirmişler..
Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarin tek oğlu atların birinden düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul, şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler yine gelmişler ihtiyara;
-"Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.. Şimdi eskisinden daha da yoksul ve daha zorda kalacaksın" demişler..
İhtiyar;-"Siz, erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu.. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru.. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.."
Birkaç hafta sonra, ülke, büyük bir savaşa girmek zorunda kalmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almış. Köyü matem havası sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına olanaksızmış. Giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşüp köle olarak satılacağını herkes biliyormuş.
Köylüler, gene ihtiyara gelmişler;
-"Yine haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.." diye sürdürmüşler.
"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar."Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Tanrı biliyor."
Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:
-"Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Akıl, insanı daima karara zorlar ve gezi asla sona ermez. Bir yol biterken, bir yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, bir başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."
 

 
 BİR ŞİİR


BİR ELİN PARMAKLARINA ŞİİR

Bir elin parmakları kadarsak eğer
Daha fırçayı tutabiliriz demektir
Fırçayı boyaya sokabiliriz
Ve bembeyaz bir duvara
Yazabiliriz kırmızıyla
Bizi bu kadar bıraktığınızın nedenlerini

Bir elin parmakları kadar kaldıysak eğer
Daha teksirin kolunu çevirebiliriz demektir
Kalem tutabiliriz
Mendille, yaşlarını da silebiliriz acıların
Çukur da açabiliriz tırnaklarımızla
Yumruk da yapabiliriz avuçlarımızı
Bastırabiliriz de yaramızı sırasında
Son parmağımıza gelene kadar mermisi düşmanların

Bir elin parmakları kadar bırakıldıysak eğer
Düğmesini çözebiliriz önümüzün demektir
Ve edebiliriz meclisinizin içine
Ve çıkarlarınızın hatta kararlarınızın


İngiltere'de yaşayan
Kıbrıslı Türk bir öğretmen

 

 

Dr.Mustafa SÜTLAŞ

 

<<Şiddet şimdi mi ortaya çıktı?  

 

>>Kendine yapılmasını istemediğini yap
 

Menu

Bacak Estetiği  
Tüp Bebek-Bülent Tıraş  

 

 

 

 

Yeniler

 Mutlaka Okuyun

 Hayret Edeceksin
Parmaklarımızda kas varmıdır? Parmaklarımızda kas var mıdır?
Parmaklarımız ıslanınca neden buruşur? Parmaklarımız ıslanınca neden buruşur?
Yenilenen Vücudumuz Yenilenen Vücudumuz
 

 Yeni Konular

Kampilobakter Enfeksiyonları

Aileniz Yeterince Uyuyor mu?

 

 

 

 

Yeni Sayfa 1

 

Anestezi Çok Okunanlar
Tıbbi Bitkiler Çok Okunanlar

ALIÇ: Doğal Kalp Damar Destekleyici

Yabani olarak derelere bakan yamaçlarda, kayalık, taşlık yerlerdeki çalılıklar içinde, ormanlarda ya da dağlık çevrelerde rastlanabilen, dikenli, kışın yapraklarını döken ağaç ya da ağaçcık türü bir bitkidir.

Echinacea

Son zamanlarda Amerika ve Avrupa'nın en çok satan tıbbi bitkisi olan echinacea bağışıklık sistemini güçlendirir. Beyaz kan hücrelerinin (makrofaj ve lenfositler) üretim ve faaliyetini arttırır

Isırgan Otu:Urtica Dioica

Isırgan otu her iki yarım kürenin de ılıman kesimlerinde sıkça bulunan ve doğal ortamlarda yetişebilen yabani bir bitkidir.

Sarı Kantaron :St.John's Wort

Yayılma yeri olan Almanyada bitkisel tedaviyi seven doktorlar tarafından ılımlı depresyonlarda birtakım tanınmış antidepressanlardan daha fazla önerilmektedir.

      

alt

Gizlilik   l   Kullanım  l   İletişim  l   Reklam

© 1999-2014 www.populermedikal.com

 

Facebook'ta takip et        Twitter'da takip et       

 

DİĞER SİTELERİMİZ

Tıp Rehberi

Sağlığınız

Hayret Edeceksin

Bilim Club

Hayret Edeceksin TV