Bu sayfalarda Dr. Mustafa SÜTLAŞ'ın 2001-2002 yılında sitemizde yayınlanan ve daha sonra teknik sorunlar nedeni ile kaybettiğimiz

ve tekrar ulaşabildiğimiz yazıları yayınlanmaktadır.

 

MUTSUZ OLABİLİRİZ AMA UMUTSUZ ASLA

 

Yeni bir yıla girmek.. Ya yeni bir yüzyıla başlamak?

Daha ilerisini de söyleyelim: “Girdiğimiz aslında yeni bir bin yıl!..

650 bin yaşındaki insan soyu, adına takvim dediği sanal zaman ayracını icat edip üzerinde uzlaşalı ise topu topu 2000 yıl geçmiş. Yani ikinci kez böyle bir durumun tanıkları yaşayanlarıyız.
 

 

 

reklam

Hayret Edeceksin: Öğrendikçe şaşıracak, şaşırdıkça öğrenmek isteyeceksin



İnsan soyu büyük olasılıkla 1000 yılı bitince yaşanan ilkinin ayrımında bile değildi. Oysa bu kez yaklaşık 2 yıla yakın bir zamandır, 2000’di, 2001’di diyerek, “milenyum” diye bir sözcükte simgeleştirdiği yeni bir çağa adım atıyor insan soyu...

Uzaya doğru açılıp dünyaya şöyle bir toplu bakış attığımızda geçen 650 bin yılda ne yazık ki henüz öncüllerimizden bizi ayıran, ilkellikten kurtulmamızı sağlayan, “akıl” denilen en temel belirleyeninin egemenliğinden çok uzak olduğumuzu görüyoruz.

Bu yeni çağda da insan kendi soydaşı dahil tüm canlılarla, doğaya sözde egemenliğini kurma uğruna yapmadığını bırakmıyor. Çoğunluk, her şeyi yok ederken aslında kendini ve soyunun geleceğinin yok ettiğinin ayrımında bile değil.

Yenilere başlarken umutla başlanır. Bu yıla, yüz yıla, bin yıla umutla başlamayı isteyen benim gibi çok insan olduğunu biliyorum. Yine o insanların büyük çoğunluğunun farkında olup adını koysalar da koymasalar da büyük bir mutsuzluk içinde olduklarını görüyorum. Bunun ayrımında olmanın üzüntüsü, belki beni de mutsuz kılıyor. Ama umutsuz asla...

Çünkü insanı tanıdığımı düşünüyor ve ona güveniyorum. Evet ilkeliz. Evet soyumuzu yok etmek için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz. Evet gelecekte yaşayacağımız nice yeni sıkıntıların tohumlarını bugün kendi ellerimizle attığımızın da ayrımındayım. Tüm bunlar doğru. Ama yine de umutluyum. Bir çoğuna aptalca gelebilir bu belki, ama öyle. Çünkü tarihin çarkını geri döndürmenin olanaksızlığını biliyorum...

Gelin bu umudu başkalarına, çevremizdeki ulaşabildiğimiz herkese bulaştırarak yayalım. Gelin tüm olumsuzluklara, aslında aktörleri kendimiz olan bizi mutsuz kılan tüm olan bitene karşın farklı bir tavır alalım...

Yeni yılda, yeni yüzyılda, yeni bin yılda farklı bir şeyler yapalım: Kendimize ve kendimizi değiştirebileceğimize inanalım. Nedeni olduğumuz, en azından katkıda bulunduğumuz ancak değiştirebileceğimiz bazı tavır ve davranışlarımızı değiştirelim. En azından niyet edelim. Yaşadığımız ve neden olduğumuz sorunların birer parçası olmak yerine çözümü olup olamayacağımızı sorgulayıp, eğer buna olumlu bir karşılık verebilirsek çözmeye soyunalım.

Yaşadığımız sorunların bazıları bize özgü olaylar ya da durumlardır. Onları kolay olmasa da kendi başımıza çözebiliriz. Biraz daha büyük olanlara başkalarının, aynı biçimde düşünenlerin katkısı ve yardımı gerekebilir. Bunları da onlarla elbirliği ederek çözmek için önemli adımlar atabiliriz.

Ülkenin yaşadığı büyük sorunlar gibi, çok daha büyük olanlarını ise en azından onların oluşmasına katkımızı keserek, sonra da değişmesi gerektiğini yüksek sesle telaffuz edip, değişmesi gerektiğini belirterek, bir anlamda muhalefet ederek çözüm doğrultusunda zorlayabiliriz.

İkinci ve üçüncü adımlar için bir çoğumuzun şu anda somut bir tavır almayacağını öngörüyor, almamasını anlayabiliyorum. Ne yazık ki gelişmişliğimizin ulaştığı nokta buna karşılık geliyor. Yani bir ne saptadığımız yanlışları yüksek sesle belirterek düzeltimesi için uyarıda bulunuyoruz, ne de yanımızdaki insanla bir araya gelip ortak sorunumuzu el birliği ederek çözebiliyoruz. Hep ilk adımı başkasından bekliyoruz. Çok azımız bu noktanın birkaç adım ötesinde. Bir şeyler yapabilmek için herkesten daha çok çabalıyorlar ve karşılığında da belki hepimiz adına çok fazla bedel ödüyorlar.

Yine de ilki konusunda her birimiz adım atabiliriz. Biraz cesaret, biraz niyet, biraz da yaşadığımız mutsuzluğun bizi itelemesi ya da bu uyarana karşı vereceğim doğal, canlıların en basit içgüdülerinden kökenini alan bir tepki bunu başarmamızı sağlayabilir.

Bu yazıyı büyük olasılıkla hekimler ve sağlık işkolunun çalışanları okuyacak. O nedenle yukarıda söylediklerimi bu alandan, kendi alanımızdan vereceğim örneklerle somutlaştırmak istiyorum. Sonra da önerimi tartışmaya açacağım.

Sağlık sistemimiz her noktasında yanlış ve hasta. Hizmeti veren de alan da hoşnut değil. Kendi başımıza karşılayamayacağımız için ortaklaşa oluşturduğumuz organizasyona yapsın diye devrettiğimiz bu hizmet, daha bunun için gerekli eğitimin verildiği aşamadan başlayarak, eksiklerle, yanlışlıklarla dolu. Oturmuş, herkesin kabul ettiği ve memnun olduğu bir sistemimiz ne yazık ki yok. Kamunun bu amaçla ayırdığı kaynak her anlamda az ve yetersiz. Bununla hizmeti şu anda olandan daha iyi vermek olanaksız.

Kendi yaşamını sürdürebilme derdine düşmüş hizmet verenler olarak bizler sorunun önemli parçalarından birisini oluşturuyoruz. Farkında olarak ya da olmadan. En çok karşı olanımız bile bir şekilde bu sistemsizlikle bütünleşme eğilimi içinde. Ya da en azından çaresizlikten ve başka çıkış yolu görünmediği için, her geçen gün bu bütünleşmeye doğru biraz daha iteleniyor.

Son kertede anlamsız bir yarış; para, güç ya da yükselme tutkusu bulaşıcı bir hastalık gibi bir çoğumuzu sarmış durumda. En çok kazananımızdan, en güçlümüzden ya da en yüksek noktaya erişenimizden, en dipte kalan hatta işsizlikten kıvrananımıza kadar hepimiz bu salgın hastalığın ortaya çıkardığı semptom ve yakınmalardan bunalmış durumdayız.

Her dakika yükselen ateşe, bir mutsuzluk bulantısı ataklar halinde eşlik ediyor. Giderek bilincimiz bir bulanıklaşıp bir açılııyor. Acı çekiyoruz. Canımız yanıyor. Yarına ya da hastalığın sonuna ilişkin kaygılar, prognozun olumsuz, seyirin de giderek aşağıya yönelmesine yol açıyor. Herkes bireysel kurtuluşun bile çözüm olmadığını, sonunda hastalığın istenmeyen sonunun hepimiz için mukadder olduğunu öngörebiliyor.

İşte böylesi bir tabloda, birçok enfeksiyon hastalığında olduğu gibi tedavi “anti-biyotik” yani yaşama karşı bir şeyler yapmak değil. Tersine yaşama sarılmak. Hem de yarın ölümü bekleyen bir hasta kadar yaşama sarılmak. O olumsuzlukların içinden düzeltilebilecek, vücudun direncini yükseltecek çözümleri bulabilmek...

Neler Yapalım?

Bugünden tezi yok, yani hemen şu anda bir boş kağıt alalım önümüze. Bizi mutsuz kılan şeyleri öyle sınıflayarak falan değil, aklımıza geldiğince, ya da bizi en çok etkileyenden başlayarak alt alta yazalım, sıralayalım. Sonra bunları teker teker irdeleyelim. Hatta isterseniz en küçük ya da en kolay olanlardan başlayalım, çözümlemeye.

“Bu sorundaki benim payım, katkım nedir” diye soralım.

Önce en çok katkımız ya da payımız olandan başlayalım. O katkımızı ya da payımızı o soruna katmaktan vazgeçme kararı alıp bunu uygulayalım. Ya da o sorunun çözümü için yapılması gerekenlerin kendi olanaklarımıza bağlı olandan başlayalım.Amacım “Polyannacılık” oynamak değil. Bir işten söz ediyorum.

Herhangi birimizin her sabah yaşadığı mutsuzluğun ilk nedeni çalıştığı odanın duvarındaki boyanın rengi olabilir. Onu mutsuz eden bu kasvetli ortam olabilir. O ortamın yaratıcısı belki kendisi olabilir. Bir başkasının mutsuzluğunun nedeni öteki insanlara karşı kendine biçtiği rol, taktığı maske bunun nedeni olabilir.

Gelin bunlardan başlayalım... Poliklinikte kapıdan giren hastaya ayağa kalkıp elini sıkarak bir “hoş geldin” sözcüğü bu mutsuzluğu birazcık mutluluğa dönüştürecek bir neden yaratabilir. Gelin oradan başlayalım. Sonrasında birlikte çalıştığımız iş arkadaşlarımızla birlikte alacağımız kararlarla değiştireceğimiz şeyler bu mutsuzluk sisini birazcık aralamamıza yardımcı olabilir.

Unutmayın mutsuzluk da mutluluk da bulaşıcıdır. Başkalarını etkileyebilmek ve onlarda bir takım değişim ve dönüşümler yaratabilmek kendimizi güçlü duyumsamamıza yol açacaktır. Bu güçlülük ateşin düşmesine, en azından aşağıya doğru giden kötü seyrin biraz yükselmesine iyilik haline dönüşmesine yol açabilir. Henüz sağlıklı olamasak, hatta hastalıktan kurtulma konusunda bir ışık görmesek bile bu kısmi iyilik hali bizleri yaşama sarılma anlamında daha kuvvetli kılabilir.

Gelin deneyelim... Denediklerinizi bana da yazın, internetin sağladığı olanaklarla diğer insanlarla, benzerlerimizle yeni bir benzerlik, ortaklık yakalayabiliriz. Kim bilir belki onların ek katkıları bizleri bambaşka yerlere götürebilir. Gelin bu yıl ilk çaldığımız kapı mutluluk kapısı olsun. Biliyorum o kapı açılacak. Mutluluk orada, kapının ardında. Anahtarsa bizim elimizde.

Gelin deneyelim. Umutsuzluk insana göre değil. Ne kadar ilkel olsa da!...

7.1.2001
 

 

 BİR SÖZ
"Düşünmek ruhun kendi kendine konuşmasıdır."

 

Eflatun

 
 BİR FIKRA

BEŞ MAYMUN HİKAYESİ

Kafese beş maymunu koyarlar, ortaya da bir merdiven ve tepesine de iple muzları asarlar.

Her bir maymun merdivenleri çıkarak muzlara ulaşmak istediğinde dışarıdan üzerine soğuk su sıkarlar..Her bir maymun aynı denemeye giriştiğinde çok soğuk suyla ıslatılır... Bütün maymunlar bu denemeler sonunda sırılsıklam ıslanırlar..bir süre sonra muzlara hareketlenen maymunlar diğerleri tarafından engellenmeye başlanır...

Suyu kapatıp maymunlardan biri dışarı alınıp yerine yeni bir maymun koyulur. O maymunun da ilk yaptığı iş muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak olur fakat diğer dört maymun buna izin vermez ve yeni maymunu bir güzel döverler. Daha sonra ıslanmış maymunlardan biri daha yeni bir maymunla değiştirilir. Ve merdivene ilk yaptığı atakta dayak yer..bu ikinci yeni maymunu en şiddetli ve istekli döven ilk yeni maymundur.

Islak maymunlardan üçüncüsü de değiştirilir. En yeni gelen maymun da ilk atağında cezalandırılır. Diğer dört maymundan yeni gelen ikisinin en yeni gelen maymunu niye dövdükleri konusunda hiç bir fikirleri yoktur. Son olarak en baştaki ıslanan maymunların dördüncüsü ve beşincisi de yenileriyle değiştirilir.

Kafeste beş maymun ortada merdiven ve merdivenin tepesinde bir salkım muz asılı olduğu halde artık hiçbiri merdivene yaklaşmamaktadır.

Neden mi?

Çünkü burada işler hep böyle gelmiştir ve hep böyle gitmelidir.
 
 
 BİR ŞİİR
BİR YILIN SON GÜNLERİ


I.

bir yıl daha bitiyor

İşte bu kadar duru,bu kadar yalın

bu kadar el değmemiş

sıradan bir gerçeği daha

kolları bağlı hayatımızın

bir şiire nasıl dahil edilir bir yılın son günleri

her sonda her başlangıçta ve her defasında

alır gibi bir başkasını karşımıza

perdeler çekip,ışıklar söndürüp

oturup yatağın içine bir başımıza

sorgulamak kendimizi

öğrenmek ikizin anadilini,ikinci belleğimizi

öğrenmek kendimizle hesaplaşmanın buzul ilişkilerini

bu aynaların dehlizlerinde gezinirken görürüz

karanlık günlerimizin kenar süslerini

biterken bir yılın son günleri

biliyoruz takvimler belirlemez değişimin mevsimlerini

gençlik ikindilerini

kargınmış bir çocuktuk büyüdüğümüzden beri

II.

bir yıl daha bitiyor

düşlerim,tasarılarım,yarım kalmış onca şey

her yıl biraz daha kısalıyor öncekinden

bana mı öyle geliyor

yoksa daha mı hızlı ilerliyor zaman

insan yaşlanırken?

III.

kırdım mı incittim mi birilerin

kimleri kazandım,yitirdiklerim kimler?

kendimi yineledim mi yazdıklarımda?

yeniden düşünmeliyim

dostluklarımı,ilişkilerimi

dağınık yatağım,mutsuz yatağım

çoğalttın mı eksiklerimi

gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı

yitirdim mi yoksa masumiyetimi?

borçlarımı ödedim mi?

doğru seçtim mi soruların fiillerini?

tırnaklarım kesilmiş,dişlerim fırçalanmış,saçlarım taranmış,

giysilerim ütülü,odam düzenli mi?

ödünç aldığım kitapları geri verdim mi?

geri verdim mi aldıklarımı:

aşkları,dostlukları,sevgileri,güvenleri,bağları

kitaplara,sayfalara,satırlara borcumu ödedim mi?

yokladım mı duygularımı

hala sevebiliyor muyum insanları?

ovmalı gümüşlerimi,bakırlarımı,cila geçmeli ahşaplarıma

ovmalı umutları

saklı tutumalı gelecek inancını,yarınları,eksik etmemeli ağzımızdan

hançer kıvamındaki karamizah tadını

şimdi oturup uzun bir hasretlik mektubu yazmalıyım Yavuz'a

sonra köşe başından bir demet çiçek alıp öyle başlamalıyım akşama

yeni bir yıla

ama nedense her şeyin tadı dağılıyor ağzımda

bir sap çiçek mi taşısam yoksa ağzımın kıyısında

aydınlık rengi vursun diye gözlerimdeki buluta

26.12.1981

Murathan Mungan

 
 

Dr.Mustafa SÜTLAŞ


<<Başlarken                                                            >>Görevimiz Ne?
 


 
Menu

Bacak Estetiği  
Tüp Bebek-Bülent Tıraş  

 

 

 

 

 

Yeniler
 

Resveratrol ve Yaşa Bağlı Unutkanlık

Obezite tedavisi için ilk elektronik cihaz FDA onayı aldı

 Hayret Edeceksin
Parmaklarımızda kas varmıdır? Parmaklarımızda kas var mıdır?
Parmaklarımız ıslanınca neden buruşur? Parmaklarımız ıslanınca neden buruşur?
Yenilenen Vücudumuz Yenilenen Vücudumuz
 

 Yeni Konular

Dünya Doğum Kusurları Günü

Dünya Doğum Kusurları Günü

B Grubu Streptokok Enfeksiyonları

Meditasyonun Tıbbi Faydaları

Ateşli Havale (Febril konvülziyon)

 

 

 

 

Yeni Sayfa 1

 

Anestezi Çok Okunanlar
Tıbbi Bitkiler Çok Okunanlar

ALIÇ: Doğal Kalp Damar Destekleyici

Yabani olarak derelere bakan yamaçlarda, kayalık, taşlık yerlerdeki çalılıklar içinde, ormanlarda ya da dağlık çevrelerde rastlanabilen, dikenli, kışın yapraklarını döken ağaç ya da ağaçcık türü bir bitkidir.

Echinacea

Son zamanlarda Amerika ve Avrupa'nın en çok satan tıbbi bitkisi olan echinacea bağışıklık sistemini güçlendirir. Beyaz kan hücrelerinin (makrofaj ve lenfositler) üretim ve faaliyetini arttırır

Isırgan Otu:Urtica Dioica

Isırgan otu her iki yarım kürenin de ılıman kesimlerinde sıkça bulunan ve doğal ortamlarda yetişebilen yabani bir bitkidir.

Sarı Kantaron :St.John's Wort

Yayılma yeri olan Almanyada bitkisel tedaviyi seven doktorlar tarafından ılımlı depresyonlarda birtakım tanınmış antidepressanlardan daha fazla önerilmektedir.

      

alt

Gizlilik   l   Kullanım  l   İletişim  l   Reklam

© 1999-2014 www.populermedikal.com

 

Facebook'ta takip et        Twitter'da takip et       

 

DİĞER SİTELERİMİZ

Tıp Rehberi

Sağlığınız

Hayret Edeceksin

Bilim Club

Hayret Edeceksin TV