Bu sayfalarda Dr. Mustafa SÜTLAŞ'ın 2001-2002 yılında sitemizde yayınlanan ve daha sonra teknik sorunlar nedeni ile kaybettiğimiz

ve tekrar ulaşabildiğimiz yazıları yayınlanmaktadır.

 

GÖREVİMİZ NE?

 

Geçenlerde bir hasta geldi. Nereden nasıl olmuşsa aklına gelmiş, bir yerlerden okuyup kendisinde benzer bulguları olduğunu düşünmüş ve benim yıllardır üzerinde çalıştığım toplumca kötü bilinen bir enfeksiyon hastalığı olduğu kanaatine kapılmıştı.

Adını söyleyince aynı hastanın bir yıl kadar önce de aynı nedenle geldiğini anımsadım birden. Oturttum. Çok gergin, hatta ajiteydi. Oturduğu yerde duramıyor, kendisini bu dertten kurtarmam için adeta yalvarıyordu. Belli ki asıl sorunu o kendisinde olduğu düşündüğü hastalık değildi. O şiddetli bir depresyon, hatta bir psikotik tablonun içindeydi. Olduğunu düşündüğü hastalığın olup olmadığını araştıracağımı ama onun yanında başka bir hastalığı daha olduğunu, onun da önemli olduğunu ve tedavi edilmesi gerektiğini söyledim.

 

 

reklam

Hayret Edeceksin: Öğrendikçe şaşıracak, şaşırdıkça öğrenmek isteyeceksin




“Evet” dedi, “içimde cinler var, bir türlü çıkmıyor.”

Bunun için ne yaptığını sorduğumda birçok yere başvurduğunu bu arada hocalara falan gittiğini, hatta doktorlara da göründüğünü ama bir işe yaramadığını, doktorların verdiği ilaçların bazı yan etkileri olduğunu o nedenle artık kullanmadığını bir çırpıda anlattı. Nerede oturduğunu ve yakınları olup olmadığını sordum. “Var” dedi, yeri söyledi, hatta evinin telefon numarasını verdi.

Ardından kendisinde olduğunu düşündüğü hastalık yönünden onu güzelce muayene ettim. Bazı tetkikler yapmak üzere laboratuvara gönderdim. O arada da verdiği numaradan ailesiyle görüştüm. Durumu anlattım ve onlardan bazı bilgiler aldım. Ruhsal hastalığı olduğunu daha önce tedavi gördüğünü ancak şimdi ilaç kullanmadığını söyledi annesi. Ardından psişik sorunları için onu bir psikiyatri kliniğine bir hemşire eşliğinde göndereceğimi ve oradan alınacak yanıta göre gereği neyse yapmalarını istedim.

Söz konusu psikiyatri kliniğinin ilgili hekimiyle görüşüp desteğini ve yardımını istedim. Gerekeni yapacağını söyledi. Hastanın laboratuvardaki işi bitip, kendisinde olduğunu düşündüğü hastalığın olmadığını test ve muayene sonuçlarına dayanarak söyleyince bir oranda rahat etti ve yanına kattığım bir hemşire arkadaşımla birlikte söz konusu kliniğe gönderdim. Ondan sonrası artık oranın işiydi.

Bu öyküyü neden anlattım?

Bizim ülkemizde işlerin nasıl yürüdüğünü ya da daha doğru bir deyişle nasıl yürümediğini göstermek için.

Süreğen (kronik) hastalıklarla ve bu hastalıklara yakalanmış insanlarla uğraşmak rutin tanı ve tedavi hizmetlerinin dışında bazı işlerin yapılmasını ve görevlerin üstlenilmesini gerekli kılar. Bunlardan biri de hastaları olabildiğince yakından izlenmesidir.

Benim yaklaşık 20 yıldır uğraştığım bu bulaşıcı enfeksiyon hastalığında hastayı yakından izlemenin çok önemli olduğunu yaşam bize gösterdi ve bunun nasıl yapılacağını da yine yaşamın içinde öğrendik.

Bugün birkaç merkezin dışında kimsenin böyle çalıştığını bilmiyorum. Ancak tüm süreğen hastalıklar için bunun yapılması gerektiğini biliyorum. İnsanların daha uzun ve yaşaması ve özellikle yaşamlarının sonlarında ortaya çıkan bazı kronik hastalıklar da, giderek tüm sağlık kurumlarının bu biçimde çalışmasını gerekli kılıyor.

Hastalarımızı yakından izlemeliyiz! Onlarla bir ailenin fertleri gibi bir ilişki içinde olmalıyız. Onlar sorunları nedeniyle bize başvurmadan, hatta daha sorunlar ortaya çıkmadan önce bunu yapacak yolları bulmalıyız. Bu bizim unuttuğumuz, göz ardı ettiğimiz görevlerimizden birisi. Sık olarak sığındığımız; “Mevcut sağlık sisteminin organizasyonu şu anda bunu sağlamaya yeterli değil” gerekçesi bizler için geçerli olmamalı.

Şu sıralarda yasalaşmasının üzerinden 40 yıl geçen sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi uygulaması sadece koruyucu ve tedavi edici hekimliği değil, bu tür bir hizmeti de sağlayan bir hizmet biçimi ön görüyordu.Eğer gerçekten bu model ülkenin her yanında uygulansaydı; bugün bir sağlık ocağı bölgesinde yaşayan ve kronik hastalığı olan her vatandaşı yakından izleyen bir hekimi olacaktı. Ayrıntısı çok, üzerinde uzun uzun konuşulup yazılabilir. Ama şu kadarını söyleyeyim başta benim birçok meslektaşım olmak üzere bu sistemin işlememesi için elimizden geleni yaptık ve yapıyoruz. Sonuçta işlemediği için de gerek biz hekimler ve hizmet verenler, gerekse hizmeti alan yurttaşlar sağlığın her alanında birçok sorunla boğuşuyoruz.

Oysa bu hastadan yola çıkarak söyleyebileceğim iki önemli görevi yerine getirmek ve bunlarla ilgili şu anda yapılmayanları gerçekleştirmek, kısacası mevcut durumu değiştirmek her şeye karşın hala bizim elimizde.

Bunlardan ilki hastalarımızı yakından izlemektir.

Basit hastalıklarda bu olanaklı olmayabilir. Ancak onların bazı komplikasyonları ortaya çıkınca bu izlemeler önemli ve anlamlı olabilir. Ama süreğen hastalıklarda, hele hele kendi ilgi alanımızdaki hastalıklarda bunu yapmak inanın çok zor değil.

Bu hastayı ele alalım. Askerliğini olayların ve çatışmaların yoğun olduğu bölgede yapan bu gencin asker dönüşü ortaya çıkan bir ruhsal sorunları olmuş. O bulunduğu yerdeki olanaklarıyla bir psikiyatrist meslektaşımıza ulaşmış. O da yaptığı değerlendirmeler sonucu hastanın mevcut hastalığına yönelik bir tedavi düzenlemiş. Buraya kadar sorun yok. Ama sorun bu noktadan sonra başlıyor. Sorun “sonrasının olmaması”.

Hasta çıkınca o ilaçları aldı mı, aldıysa düzenli kullandı mı, ilacın dozu yetti mi, herhangi bir komplikasyon oldu mu, aldığı ilaçlar tükenince aynı ilaçları yeniden alarak tedavisini sürdürdü mü, tedavi sonucu iyi oldu mu? Soruları arttırmak mümkün. Kısacası hastaya ne oldu? Bunu merak etmek gerekmez mi? O hasta mevcut tablosuyla tedavisini uygulamadığı ya da eksik uyguladığında içindeki cinleri çıkarmak için ya da o cinlerin söylediği bazı şeyleri yapma adına kendine, çevresindekilere ya da hiç tanımadığı birilerine bir zarar verirse sorumluluk kimde olur sizce?

Sadece ruh hastalıkları değil, sizlerin çok iyi bildiği gibi bir çok hastalıkta izleme eksikliği sonucu bireysel veya toplumsal olarak ödediğimiz bedel sanıldığından çok daha yüksektir.

Bir başka örneği günümüzün önemli sağlık sorunlarından birisi olan tüberkülozdan verebiliriz. Dirençli basillerin neden olduğu yeni hastaların verilen kombine tedaviye uyumları çok önemlidir. Ama birçok hasta bu kendisine iyi anlatılmadığında, kendi yakınmaları geçtikten sonra tedaviyi bırakırlar ve henüz basilleri bitmediğinden çevresindekileri ve başkalarını enfekte etmeyi sürdürürler. Bu konuyla uğraşan özel kuruluşlar olmasına karşın bu durum yaşanır. Çünkü izlemin çok önemli olduğu bu hastalıkta izlemin nasıl yapılacağını belirleyen ve işleyen bir sistem ne yazık ki oluşmamıştır.

Evet söylemeye çalıştığım ilk konu süreğen hastalarımızı izlemek gerekir. İzlemin iyi yapılmadığında ödenen bireysel ve toplumsal bedel çok büyüktür ve bu bedelin oluşmasında biz hekimlerin rolü ve payı hiç de az değildir.

İkinci konu ise hastalarımızı bir bütün olarak görmek ve ona göre davranmaktır.

Yukarıdaki örneğe bakıp bazı meslektaşlarım bana “ne üzerine vazifeydi” diye sorabilirler.

Doğrusu hastayı hemşire arkadaşımla psikiyatri kliniğine gönderince ben de sordum kendime bu soruyu; “doğru mu yaptım” diye. Verdiğim yanıt “evet” oldu.

Bu tam da bir hekim olarak görevimiz. Bize başvuran her hastayı sadece bizi ilgilendiren yanıyla görmemek bizim olmazsa olmaz görevlerimizden birisi. Onlar sorunlarının ne olduğunu bilmezler. Yalnız yakınmaları onlar için önemlidir. Dahası yakınma ya da bulgu vermeyen sorunlarının ayrımında bile değildirler. Onları biz hekimler genel tıp nosyonumuzla fark ederiz. Çoğumuz bu noktada kalır. Sonrasına ilişkin bir sorumluluk içinde hissetmeyiz kendimizi. Çoğu zaman böyle yapmasak bile hizmet verdiğimiz koşullar buna engel olur. Sorunu fark ettiğimiz ilk anda beynimizin kıvrımları arasında dolanan kuşku kendi kendimize edindiğimiz alışkanlıkla bir süre sonra o kıvrımlar arasında kaybolup gider. Unuturuz kısacası. Sonrasında onun bedelini hem hasta öder hem de bu ülkenin sağlığına ayrılan kaynaklar sınırlı ve kısıtlı olduğu için dolaylı olarak diğer hastalar ve hizmeti veren bizler öderiz.

Gelin hastalarımızı izleyelim ve bize sorulmasa bile, bizim saptadığımız ve çoğunlukla “üzerine vazife değil” diye nitelenen konularda da hastalarımıza yardımcı olalım, onları yönlendirelim.

Bir ülkenin yurttaşının yaşadığı sağlık sorunları ve onlara verilen sağlık hizmeti bir bütündür. Her birimiz bir yanı yaşar ve bir ucunun sorumluluğunu üstleniriz. Yaptığımızsa bütünü çözümlemektir. Aynı toplumda yaşayan insanların birisinin ayağına batan kıymık toplumun tümünün canını acıtır, acıtmalıdır. Gelin o acıyı daha çok duyalım ve dindirmek için daha çok gayret sarf edelim; hekim olarak, yurttaş olarak, insan olarak.

14.1.2001
 

 

 BİR SÖZ
"Söyledim" duydu anlamına gelmez, "duydu" doğru anladı anlamına gelmez, "anladı" hak verdi anlamına gelmez, "hak verdi" inandı anlamına gelmez, "inandı" uyguladı anlamına gelmez, "uyguladı" sürdürecek anlamına gelmez.
 
 BİR FIKRA

ASKIDAN BİR KAHVE

İtalya’da Napoli'nin kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Bar da, espressolarımızı içiyorduk. İçeri giren müşterilerden biri, barmene "due caffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) dedi, iki kahve parası verdi, bir kahve içip gitti, barmen de tezgahın üzerinde asili duran çiviye bir küçük kağıt astı.

Biraz sonra içeri iki kişi girdi. Onlar da "due caffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) dediler, üç kahve parası verdiler ve iki kahve içtikten sonra gittiler. Barmen "askı"ya yine bir küçük kağıt astı. Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyordu.

Bir süre sonra kahveye, üstü başı biraz eski, püskü, belli ki yoksul bir kişi girdi ve barmene "un caffee sospeso" (askıdan bir kahve) dedi. Barmen hemen bir kahve hazırladı ve yeni müşterinin önüne koydu. Yoksul kişi kahvesini içtikten sonra para ödemeden çıktı, gitti. Barmen ise tezgahın üzerindeki askıya taktığı kağıtlardan birini kopardı, parçalayıp çöp kutusuna attı.

Bu gözlemimizin sonunda, gözlerimizi yaşartan, fakat kesinlikle örnek almamız gereken bir "İtalyan toplumsal terbiyesi" öğrendik: Yardim etmek için insanların gereksinimlerini belirlerken, yalnızca yaşamsal gereksinimlerle sinirli kalmak zorunda değiliz. Bir Napolili için, yaşamsal olmasa da kahve, günlük yasamda önemli bir yer tutmaktadır.

Kahve içecek kadar parası olmayan kişilere yardim edebilecek düzeydeki kişiler,kendileri bir kahve içerken, fazladan bir kahve parası daha ödüyorlar. Yardim ettiği kişiyi görmedikleri için bu kişiler de daha mutlu oluyorlar, kimden geldiğini bilmedikleri bu ikramı kabul eden kişiler ise huzurlu oluyor. Yardim eden ile alan arasında, bu caffee-bar'daki garson gibi, köprü görevi yapan kişilerin ise güler yüzlü ve sevgi dolu olmaları gerekiyor.

İçeri giren yoksul bir kişinin "Bana askıda kahve var mi?" diye sormasına gerek bırakmamak için "askıda kahve olduğunu" belirten kağıt parçalarını kolaylıkla görünebilen bir yere asmak ise nasıl bir zer afet, değil mi?

(Hüseyin Tayfun Serficeli’nin bir mesajında aktarılan ve yaşanmış olduğu belirtilen bir öyküdür.)

 
 
 BİR ŞİİR

ADAM OLMAK


Çevrende herkes sasırsa bunu da senden bilse

sen aklı başında kalabilirsen eğer

herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır
hem kendine güvenebilirsen eğer
bekleyebilirsen usanmadan
yalanla karşılık vermezsen yalana
kendini evliya sanmadan
kin tutmayabilirsen kin tutana
.
Düşlere kapılmadan düş kurabilir
yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer
ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir
ikisini de vermeyebilirsen eğer
söylediğin gerçeği büken düzenbaz
kandırabilir diye safları dert edinmezsen
ömür verdiğin isler bozulsa da yılmaz
koyulabilirsen ise yeniden
döküp ortaya varını yoğunu
bir yazı turada yitirsen bile
yitirdiklerini dolamaksızın dile
baştan tutabilirsen yolunu
yüreğine sinirine dayan diyecek
direncinden başka şeyin kalmasa da herkesin
bırakıp gittiği noktaya
sen dayanabilirsen tek
..
Herkesle düşüp kalkar erdemli kalabilirsen
unutmayabilirsen halkı krallarla gezerken
dost da düşmanda incitemezse seni
ne küçümser nede büyültürsen çevreni
her saatin her dakikasına
emeğini katarsan hakçasına
her şeyiyle dünya önüne serilir
üstelik oğlum “adam oldun” demektir. .

Rudyard Kipling



 
 

Dr.Mustafa SÜTLAŞ


<<Mutsuz Olabiliriz Ama Umutsuz Asla                        >>Örgütlü Olmak Gerekli
 


 
Menu

Bacak Estetiği  
Tüp Bebek-Bülent Tıraş  

 

 

 

 

Yeniler

 Mutlaka Okuyun

 Hayret Edeceksin
Parmaklarımızda kas varmıdır? Parmaklarımızda kas var mıdır?
Parmaklarımız ıslanınca neden buruşur? Parmaklarımız ıslanınca neden buruşur?
Yenilenen Vücudumuz Yenilenen Vücudumuz
 

 Yeni Konular

Kampilobakter Enfeksiyonları

Aileniz Yeterince Uyuyor mu?

 

 

 

 

Yeni Sayfa 1

 

Anestezi Çok Okunanlar
Tıbbi Bitkiler Çok Okunanlar

ALIÇ: Doğal Kalp Damar Destekleyici

Yabani olarak derelere bakan yamaçlarda, kayalık, taşlık yerlerdeki çalılıklar içinde, ormanlarda ya da dağlık çevrelerde rastlanabilen, dikenli, kışın yapraklarını döken ağaç ya da ağaçcık türü bir bitkidir.

Echinacea

Son zamanlarda Amerika ve Avrupa'nın en çok satan tıbbi bitkisi olan echinacea bağışıklık sistemini güçlendirir. Beyaz kan hücrelerinin (makrofaj ve lenfositler) üretim ve faaliyetini arttırır

Isırgan Otu:Urtica Dioica

Isırgan otu her iki yarım kürenin de ılıman kesimlerinde sıkça bulunan ve doğal ortamlarda yetişebilen yabani bir bitkidir.

Sarı Kantaron :St.John's Wort

Yayılma yeri olan Almanyada bitkisel tedaviyi seven doktorlar tarafından ılımlı depresyonlarda birtakım tanınmış antidepressanlardan daha fazla önerilmektedir.

      

alt

Gizlilik   l   Kullanım  l   İletişim  l   Reklam

© 1999-2014 www.populermedikal.com

 

Facebook'ta takip et        Twitter'da takip et       

 

DİĞER SİTELERİMİZ

Tıp Rehberi

Sağlığınız

Hayret Edeceksin

Bilim Club

Hayret Edeceksin TV