Bu sayfalarda Dr. Mustafa SÜTLAŞ'ın 2001-2002 yılında sitemizde yayınlanan ve daha sonra teknik sorunlar nedeni ile kaybettiğimiz

ve tekrar ulaşabildiğimiz yazıları yayınlanmaktadır.

 

ÖRGÜTLÜ OLMAK GEREKLİ

 

1789 Fransız İhtilali feodal düzeni yıkarken sloganı “özgürlük, eşitlik, kardeşlik”ti. Amaç feodal bey ya da kralın egemeliği altında tebaa olan insanın birey olmasını sağlamaktı. Kapitalist toplum ancak insanın birey olmasıyla varolabilirdi, çünkü. Bugün 21. yüzyıla, üçüncü bin yıla girdiğimiz şu dönemde, dünyada tek egemen sosyo-ekonomik sistem yine kapitalizm. Ancak 1789’da geçerli olan talepler geçerli değil artık. İnsana ilişkin önerme, adı postmodern filan diyerek yumuşatılmaya çalışılsa da artık farklı. Artık “özgürlük” yerine egemenlere ve onun belirlediklerine tam bir “bağımlılık”, eşitlik yerine “farklılık”, kardeşlik yerine de “varolmak için bencil olmalısın” ilkeleri yeğleniyor. Geçen süre 200 yılın biraz üzerinde olmasına karşın –bu süre insanlık tarihi düşünülürse çok ama çok kısadır- o kadar keskin bir dönüş ki bu, henüz tek egemen adları olarak XIV., XV. Louis capcanlı belleklerdeyken, dünya yeni imparatorlarını; II.Bush’u kutsadı ve uzak yakın herkesin izlediği büyük bir törenle “Beyaz Saray”a yerleştirdi.
 

 

 

reklam

Hayret Edeceksin: Öğrendikçe şaşıracak, şaşırdıkça öğrenmek isteyeceksin




Oysa insanlık tarihinin çarkını geri döndürmek olanaksız. Geçmişin çok benzeri yeniden oluşturulsa bile bu başka bir düzlemde gerçekleşecek. İnsanlar artık geri dönmek değil, başka bir düzlemde yine o eski mücadeleyi örmek zorundalar. Örerken de en büyük gereksinimleri örgütlülükleridir. Yoksa süreç başta kendisine boyun eğmeyenler olmak üzere insanları önce tek tek, sonra yığınlar halinde ezip yok etmenin yaşandığı bir insanlık tarihine dönüşecektir.

İnsanlar her dönemde ve her koşulda, kendini çevreleyen tüm olumsuzluklara karşın benzerleriyle birlikte, bir arada olmayı yeğliyor. Benzerlerinin olmadığı bir ortamda olunca sudan çıkmış balığa dönüyor hemen. Biz hekimler hastane koğuşlarında sık karşılaşırız aynı hastalığı olan iki hasta ya da hasta yakınının nasıl diğerlerine göre daha kısa sürede yakınlaştıklarını ve bir şeyler paylaştıklarını. Çünkü insan toplumsal bir canlıdır. Tek başına olması, yaşaması olanaksızdır. Toplum içinde olmanın, toplumu oluşturmanın da başta gelen öğelerinden birisi ortak gereksinimlerdir.

Toplum içindeki birey, kendine benzer olanlarla daha yakın olmak ister. Bu yakınlıklar ve birliktelikler örgütlenmenin maddi yanını oluşturur. Bir de insanın kendisini, çevresini ve toplumu değiştiren yanı vardır. Bunu bilgi ve deneyiminin önderlik ettiği aklı ve bilinciyle yapar. İşte o akıl ve bilinç de insanın örgütlü olmasını önerir. Değiştirmek için güçlü olmak gerekir. Oysa insanlar en güçsüz canlılardan birisidir. En küçük bir işinde bir başkasına gereksinim duyarlar. İşbirliği ise bir tür birlikteliktir ve yine örgütlenmenin en önemli temel taşlarından birisidir. O halde kuvvet olmak için birlik olmak gerekir.

İşte tüm bunlar insanlığın eriştiği bu düzeyde 200 yılı aşkın süredir “bağımsız birer birey” olan insanları bir takım birlikteliklerin içinde olmaya zorlamaktadır. “Bireyci”liğin değil, ”birey”liğin benimsenme oranı insanın örgütlülüğünün de göstergelerinden birisidir.

Gerçekten de “birey” olma bilincinin en yüksek olduğu gelişmiş batı toplumlarına baktığımızda kişi başına düzen örgüt sayısı daha yüksektir. Örneğin İsveç’te kişi başına düşen örgüt sayısı üçün üzerindedir. Aslında olması gereken de budur. Bizim gibi devleti ana ya da baba kabul eden, yurttaş için gereken her şeyi devletin yapacağı düşüncesinin egemen kılındığı toplumlarda devlet çok uzun yıllar süresince, bir çok dönemde her türlü yolla örgütlü olmayı ve dahası “örgüt” sözcüğünü uygulayacağı baskıya neden olarak göstermiştir. Aslında şimdi de öyledir.

İnsanlık yeni imparatorların yönetiminde, tek dünya devletine doğru giderken; onun yönetici egemenleri, mevcut üniter devletleri zayıflatmak için bir yeni yapı bulmuşlardır: Kısaca “STK”denilen Sivil Toplum Kuruluşları. Bunların adının neden “örgüt” olmadığı konusu aslında yukarıda belirtiklerimiz iyi anlaşılırsa ortaya çıkacaktır. Çünkü STK’ lar da birer örgüt olmalarına karşın konumlanışları farklıdır ve belki de bu bir ayrı bir yazının konusudur.

Biz tekrar “örgüt”lere ve “örgütlülük” düşüncesine dönelim.

Çağdaş toplumun gereklerine uygun bir bilince sahip, bunun için gerekli eğitimi almış, yeryüzündeki işlevinin ayrımına varmış yani “Birey” olabilmiş insanların içinde yer alması gereken en az beş tür örgütlenme vardır. Bu noktaya varıldığında gerçekten pek çok şey bugün olduğundan farklı olacaktır.

İnanç Örgütleri:Her birey, her insan dünya üzerinde varlığını sürdürebilmek için bir “inanc”a gereksinim duyar. Bu inanç bir din olabilir ya da akılla ve bilgiyle açıklanmayan ama öyle kabul edilen bir duygu düşünce sistemidir. İnsanlar benzer inanca sahip oldukları başkalarıyla bir araya geldiklerinde ve o inancın bazı ritüellerini yerine getirdiklerini kendilerini arınmış hissederler ve varoluşlarının bir anlamı olduklarına ikna olurlar. Bu rahatlama; özellikle zor durumlarda insanın varlığını sürdürmesinin tek koşuludur. Çaresizlik, güçsüzlük duygusu insanda sığınma gereksinimi doğurur. İşte bu “inanç”tır. Çağdaş insan aklı her şeyiyle benliğine egemen kılana kadar bu durum sürecektir. Dolayısıyla her insanın ilk birlikteliği ve örgütü, “inanc”ın sistemleştiği “dinsel” yapılar öğretilerdir. Bir müslüman için camisi, bir hristiyan için kilisesidir, ilk örgütlendiği ve örgütlenmesi gereken yer.

Politik Örgütler: Dünyayı değiştirebilmek için bir düşünce sistemine gereksinimi vardır. Maddi yaşama ilişkin değişikliklerin gerçekleşmesi için gerekli olan “teori”nin oluşturduğu politik düşünceler ise insanın önünde duran ikinci örgütlenmeyi yani politik ideoloji örgütlenmesi olan, toplumsal sistemde adına “parti” denilen örgütleri ortaya çıkarır. Eğer bir birey içinde yaşadığı toplumsal düzenin bazı olumsuzluklarını görüyor ve bunun değiştirilmesi gerektiğini düşünüyorsa –ki düşünmelidir-; içinde yer alması gereken ikinci örgütlenme bu siyasi örgütlenmelerdir.

Yerel Örgütler:İnsanlar bir yerleşim biriminde bir çevrede yaşarlar. O çevrede yer almak bir oranda kendisinin belirleyebildiği, yapabildiği seçimlerle oluşsa da büyük oranda rastlantısaldır. Dolayısıyla her anlamda benzediği insanlar arasında değildir. Oysa her çevre, her insan kümesi için geçerli olan yaşamla ilgili sorunlar ve onların çözümlenmesi için bir başka birliktelik dolayısıyla örgütlenme biçimi insanların karşısında durur. Bu gereksinim son yaşadığımız deprem de herkes tarafından daha belirgin şekilde, daha sıcak ve yakıcı biçimde duyumsanmıştır. Bunun eksikliği bir yandan ortaya çıkan anımsamak bile istemediğimiz o olumsuz sonucu doğururken bir yandan da bizim toplumumuzda yaşayan insanların ne oranda “birey” olduğunu da bizlere göstermiştir.

Mesleki Örgütler ve Emeğin Örgütlenmesi:İnsan yaşamının en büyük bölümünü bir işlevi yerine getirmek amacıyla üreterek geçirir. İşte toplumsal işbölümü gereği yerine getirdiği bu iş, yaptığı meslek nedeniyle o mesleği gerçekleştirmek için gerekli eğitimi tamamlamış kişilerden oluşan bir mesleki birliğe sahiptir. Bu mesleki birlik manifaktür döneminde loncalar ve onun bugünkü uzantısı olan meslek odalarıdır. Toplu üretim döneminde ise bu yapı emek için sendikalar, sermaye için de kendi finansal örgütleri, yapılarıdır –Masonik örgütlenmelerin burada olması gereken örgütler olduğunu belirtelim ve bizdeki gibi işveren sendikası benzeri aslında “yok” olan örgütler olduğunu ekleyelim-.

Tam bu noktada belirtilmesi gereken şey; devletin tüm topluma sunduğu hizmetleri görenler açısından konuya yaklaşırsak bir değil iki örgütlenmenin her kamu çalışanı için içinde yer almazsa olmaz olduğudur. Bunun birisi eğitimini aldığı mesleğin örgütü, diğeri ise işini bir emek harcayarak yaptığı ve karşılığında bir ücret aldığı için işle ilgili ekonomik örgütlenmesi olan sendikasıdır.

Tüm bunların dışında birbirine benzer insanların değişik amaçlarla oluşturduğu Gönüllü Örgütlenmeler vardır.

Peki hekimler?

Hekimler aldıkları kuramsal ve pratik eğitim, toplum içinden geldikleri yer açısından toplumun diğer bireylerine göre örgütlenme konusundan hem daha ileri bir noktadadırlar, hem de bu durumun geliştirilmesi onlar için bir zorunluluktur.

Yakından baktığımızda yukarda saydığımız ilk iki örgütlenmenin en azından eski hekimler açısından benimsenmiş olduğunu görürüz. Ülkenin politik yaşamında da, çeşitli dinsel cemaatlerde de çok sayıda hekim olduğunu biliyoruz. Bugünkü hekimler ise görece daha uzaklar politik ve inanç örgütlenmelerine.

Hekimlerin mesleki örgütleriyle yani tabip odalarıyla olan ilişkisinde de 12 Eylül darbesinin izleri etkisini sürmektedir. Hekimler ne yazık ki meslek odalarına üye olsalar bile buradaki çalışmalara katılmamaktadırlar. 12 Eylül sırasında Tabipler Birliği Yasasında yapılan değişiklik nedeniyle kamuda çalışan hekimler açısından üyeliğin zorunlu olmaktan çıkarılması bundaki temel etkenlerden birisidir. Bir diğeri meslek örgütlerinin meslekle ilgili görevleri dışındaki etkinlikleridir. TMMOB ve Baroların yaptığı gibi hekimlerin meslek örgütü de; demokrasisi kıt bir ülkede yaşadığımız saptamasından yola çıkarak, hep daha çoğunu özlediğimiz demokratik bir ülke olmamız açısından bir anlamda aydın olmanın getirdiği zorunluluk nedeniyle ek ve bazen de belirleyici biçimde bazı görevleri üstlenmektedir. Yıllardır bir grup oda aktivisti büyük bir özveriyle demokrasi talebinin önlerinin koyduğu görevleri bir anlamda tüm hekimlerin, hatta tüm ülke insanının çıkarına ve onlar adına da yerine getirmektedir.

Tıp mesleği artan mesleki bilgi nedeniyle bugün uzmanlaşmak zorunda kalmıştır. Birinci basamak hizmetini veren pratisyen hekimler dahil tüm hekimlerin bu anlamda örgütleri vardır. “Uzmanlık dernekleri” dediğimiz bu yapılar kongre düzenlemenin ötesinde işlevlere sahiptir. Bu örgütlerin gelişmek, mesleğin tüm alanlarına egemen olabilmek, uygulamada geçerli olması gereken kural ve ilkeleri belirlemek ve gerekli mesleki denetim yapabilmek, hizmeti daha etkin kılabilmek için üyesi hekimleri harcayacağı emeğe gereksinimleri vardır.

Kamuda görev yapan hekimler, emekleri karşılığı çalışan ücretli hekimlerdir. Sağlık hizmetinin bir ekip hizmeti olduğu gerçeğinden hareketle ve amaç birliği nedeniyle sağlık ortamlarında hizmet veren sağlık çalışanlarının tümünü içinde barındıran, sağlık çalışanlarının dayanışmasını sağlayan, sağlık çalışanları sendikaları, hekimlerin daha çok katılımını beklemektedir.

Hekimler onca iş yoğunluğunun içinde yerel yapılanmalar içinde daha çok görev yapmak durumundadır. Deprem olsa da olmasa da içinde bulunduğumuz çevreye ve insan sağlına yönelik tehditler bu yapılar içinde de hekimlerin olmasının büyük yararları vardır.

Son olarak hekimlerin sosyal yaşantı içinde yoğun olarak bulunan insanlar olduğunu vurgulamamız gereklidir. Bu yaşantı nedeniyle hekimlerin kendi özellikleri, eğilimleri, hobileri, geldikleri çevreler, daha önce eğitim gördükleri okullar nedeniyle çok sayıda gönüllü örgütlenmenin, derneğin üyesi olmaları doğaldır. Böyle olması da gereklidir.

Kendime dönüp bakıp da; politik düşünce ve inancımla ilgili örgütlenmeleri ayrı tutsak bile tabip odası ve alanımdaki uzmanlık derneği yanında mezun olduğum lisenin mezunlar derneği, yıllardır üzerinde çalıştığım hastalık ve bu hastalığa yakalanmış hastalar grubunun oluşturduğu dernek ve vakfın, benim gibi düşünen arkadaşlarımla birlikte sürdürdüğüm hasta ve hasta yakınlarıyla ilgili gönüllü örgütlenmenin, üzerinde çalıştığım bir çok konuyu paylaştığım insanlarla birlikte oluşturduğumuz örgüt denilmese bile birliktelikleri, yani birlikte bir şeylerin yapıldığı platformları gördüğümde en azından bir insan, bir aydın olarak, bu anlamdaki görevlerimin bir bölümünü yerine getirdiğimi görüyorum. Bu durum aslında beni mutlu ediyor ve yaşama daha bir kuvvetle sarılmamı sağlıyor. Onun için yaşadığımız bizi yok etmeye çalışan olumsuzluklarla mücadele etmek benim için daha kolay. Aslında daha zor çünkü o örgütlenmelerin her biri benim önüme seçiminde ve alınan kararlarında katıldığım görevler koyuyor. Ama yaşamak kanımca bu işte. Bir işe yaramak ve bunun ayrımında olmak.

Eğer bu yazıyı okuyan meslektaşlarım varsa; kendilerine dönüp bir de bu açıdan bakmalarını istiyorum. Onların da önünde bu anlamdaki görevleri duruyor. Eğer bunları zaten yerine getiriyorlarsa, onları tanımasam bile orada olduklarını bilmek beni daha bir güçlendiriyor. Hepsine teşekkür ediyorum.Gelecek haftaya kadar sağlıklı ve esen kalın. Örgütsüz kalmayın.

 

21 Ocak 2001


 

 BİR SÖZ
“Politika yaşanılan gerçeklerle savunulan doğrular arasındaki o ince çizgide düşmeden dururken kendini anlatabilme sanatıdır. Bu nedenle gerçekte çok az politikacı vardır. Çoğu politikacı değil, önlerinde giden birinin kötü birer kopyasıdırlar.”
 
 
 BİR FIKRA

O PALYAÇO BENİM

Bir gün bir sinir hastalıkları uzmanına bir hasta müracaat eder:

-“Doktor,” der, “hastayım, hayattan zevk alamıyorum. Açlar aklıma geliyor, yemek yiyemiyorum. Çıplaklar hatırıma geliyor, Onlarla birlikte üşüyorum. Her cinayette kendimi suçlu buluyorum. Her katil bıçağının kabzasını sanki benim ellerim tutmuştur. Her atılan kurşun benim kalbime saplanıyor. Bütün bu toplumun suçları benim omuzlarıma yüklenmiş. Artık gülmesini unuttum.”

Doktor, hastasını omzundan tutar, pencerenin önüne getirir, perdeyi aralar, parmağıyla karşı duvardaki afişi gösterir. Bu afişte, bir sirk palyaçosunun reklamı vardır.

-“Azizim”, der, “Şu palyaçoyu görüyor musun? Tavsiye ederim, her gece bu palyaçonun gösterilerine git. Bütün kederini, elemini, derdini unutursun. Gülmeyi, kahkahayı öğrenirsin. Hayattan yeni baştan zevk almaya başlarsın.”

Hasta başını eğer; “Doktor, işte o palyaço benim!” der.

 
 
 BİR ŞİİR

SAĞIR VE KÖR


Ulaşacak mıyız denize çanlarla

Ceplerimizde, gürültüsüyle denizin

Denizde, taşıyıcılar mı olacağız yoksa
Daha sessiz, arı bir suyu?
.
Su bıçaklar biliyor ellerini oğuşturarak,
Dalgalarla buldu savaşçılar silahlarını,
Vuruşlarının gürültüsü benziyor karanlıkta
Gemi diplerini delen kayaların gürültüsüne,
..
Fırtına bu, gök gürlemesi. Tufan sessizliği
Değil neden, düşünülmüş tüm boşluk çünkü bizde
En büyük sessizlik için ve solunuyoruz
Rüzgar gibi o korkunç denizlerde, rüzgar gibi

Ki yavaşça tırmanır tüm ufuklara

Paul Eluard-Çeviren: Sait Maden


(Paul Eluard Şiirleri Cem Yayınevi-Şiir Anıtları-2, Sayfa:54)


 
 

Dr.Mustafa SÜTLAŞ


<<Görevimiz Ne?                                                        >>Yirmi Yıl İlerdeyiz
 


 
Menu

Bacak Estetiği  
Tüp Bebek-Bülent Tıraş  

 

 

 

 

 

Yeniler
 

Resveratrol ve Yaşa Bağlı Unutkanlık

Obezite tedavisi için ilk elektronik cihaz FDA onayı aldı

 Hayret Edeceksin
Parmaklarımızda kas varmıdır? Parmaklarımızda kas var mıdır?
Parmaklarımız ıslanınca neden buruşur? Parmaklarımız ıslanınca neden buruşur?
Yenilenen Vücudumuz Yenilenen Vücudumuz
 

 Yeni Konular

Dünya Doğum Kusurları Günü

Dünya Doğum Kusurları Günü

B Grubu Streptokok Enfeksiyonları

Meditasyonun Tıbbi Faydaları

Ateşli Havale (Febril konvülziyon)

 

 

 

 

Yeni Sayfa 1

 

Anestezi Çok Okunanlar
Tıbbi Bitkiler Çok Okunanlar

ALIÇ: Doğal Kalp Damar Destekleyici

Yabani olarak derelere bakan yamaçlarda, kayalık, taşlık yerlerdeki çalılıklar içinde, ormanlarda ya da dağlık çevrelerde rastlanabilen, dikenli, kışın yapraklarını döken ağaç ya da ağaçcık türü bir bitkidir.

Echinacea

Son zamanlarda Amerika ve Avrupa'nın en çok satan tıbbi bitkisi olan echinacea bağışıklık sistemini güçlendirir. Beyaz kan hücrelerinin (makrofaj ve lenfositler) üretim ve faaliyetini arttırır

Isırgan Otu:Urtica Dioica

Isırgan otu her iki yarım kürenin de ılıman kesimlerinde sıkça bulunan ve doğal ortamlarda yetişebilen yabani bir bitkidir.

Sarı Kantaron :St.John's Wort

Yayılma yeri olan Almanyada bitkisel tedaviyi seven doktorlar tarafından ılımlı depresyonlarda birtakım tanınmış antidepressanlardan daha fazla önerilmektedir.

      

alt

Gizlilik   l   Kullanım  l   İletişim  l   Reklam

© 1999-2014 www.populermedikal.com

 

Facebook'ta takip et        Twitter'da takip et       

 

DİĞER SİTELERİMİZ

Tıp Rehberi

Sağlığınız

Hayret Edeceksin

Bilim Club

Hayret Edeceksin TV