Bu sayfalarda Dr. Mustafa SÜTLAŞ'ın 2001-2002 yılında sitemizde yayınlanan ve daha sonra teknik sorunlar nedeni ile kaybettiğimiz

ve tekrar ulaşabildiğimiz yazıları yayınlanmaktadır.

 

YİRMİ YIL İLERDEYİZ

 

Merhaba,

Bundan 40 yıl önce bazı insanlar bu ülkenin sağlığına yeni bir düzenleme getirdiler. Kısaca “sosyalizasyon” diye anılan bu düzenlemeyle insanın, sağlığın ve devletin ne olduğunu herkese anlatmak istediler. Bu düzenlemenin dayandığı yasayı önce okuyarak sonra bizzat düzenlemenin içinde bulunarak yani yaşayarak öğrendim. Sonrasında bu düzenlemeyi; ülkenin sağlık sorunları için de gelişmesi için de her zaman bir çözüm olarak gördüm ve hep savundum.

Bundan 20 yıl önce yine bazı insanlar bir araya geldiler ve “çağdışı” dedikleri bir enfeksiyon hastalığını ortadan kaldırmak üzere “el yordamıyla” ama bilimsellikten uzaklaşmadan bir proje ürettiler. Az sayıda kişiyle birlikte ben de bu projenin uygulanması için gönüllü oldum. Geçen yirmi yıl içinde yaşadıklarım bugün beni ben yapan şeylerdi. Çok şey öğrendim. Dahası biz bugünü yirmi yıl önce yaşamaya başladık.

 

 

reklam

Hayret Edeceksin: Öğrendikçe şaşıracak, şaşırdıkça öğrenmek isteyeceksin



İtiraf etmeliyim, o günlerde benim gibi “sosyalizasyon” düşüncesini savunan ve benimle birlikte o projede görev yapan bazı meslektaşlarımın da yaşadığı gibi “doğru”lar ile “gerçekler” arasında iki arada bir derede kaldım. Kafamda hep bir soru vardı ve onun yanıtını arıyordum: “Gerçekten doğru mu yapıyorduk?”

Benim doğru olduğunu savunduğum sağlık sistemi bu tür “dikey” projeleri “maliyet” ve “uygulama” açısından desteklemiyordu. Haklıydı, haklıydık. Her kronik, hatta çağdışı hastalık için ayrı dikey bir örgütlenme oluşturulacak olsa bu işin sonu gelmez, sağlık sorunları başta temel sağlık hizmetlerinin alanına girenler olmak üzere çözümlenemezdi.

Neden böyleydi?

Çünkü öncelikle her dikey çalışma dolaylı da olsa o sağlık sistemine öngörmediği ve kendisinin planlamadığı ek yük oluşturacak, belki o sistemin en uç birimi olan ocakların kendi hizmet düzenlerini bozacaktı. Diğer yandan bu dikey çalışmalar için ayrılan kaynaklar oradaki sisteme sunulsa büyük olasılıkla hizmetin bazı gereksinimleri daha kolay çözümlenecek, daha rasyonel kullanılacak, çok daha iyi ve olumlu sonuçlar verecekti. Sonuç olarak toplam bedel bu ülkenin kaynaklarından çıktığı için bir anlamda daha iyi kullanılacakken kötü kullanılmış olacaktı. Benim kafamda tartıştığım sonuç buydu.

İşte bu kaygılarla başladı bu kontrol projesi.

Sonra bu kaygılar nedeniyle bir yandan alanda yaptığımız işi doğrudan yerel kuruluşlara yük olmadan, en az olumsuz etkide bulunarak yapmaya çalışırken, bir yandan da bu sistemle iyi ilişkiler geliştirip onlara destek olarak, işbirliği yaparak çalışmayı sürdürüyorduk. O dönemde sağlık ocaklarında zorunlu hekim istihdamı söz konusuydu, yani zorunlu hizmet uygulaması vardı. Bu durum bizim için avantajdı. Çünkü hastalarımızın yoğun bulunduğu yerlerdeki sağlık ocaklarında hekimler vardı. Çoğu çok genç, yeni mezun olan bu hekim kitlesiyle onları anlayarak onlarla birlikte çalışacaktık.

Doğrusu birkaç yer dışında umduğumuz olmadı; çok başarılı olamadık. Başarılı olduklarımız da kişisel ilişkilerin sonucu oldu. Sağlık ocaklarındaki hekim arkadaşlar, ya buralara zorunlu geldikleri için, ya işleri başlarından aşkın olduğundan, ya da bizim ne yaptığımızı onlara tam anlatamadığımız için bu işbirliği bizim istediğimiz sonucu vermedi.

Kısacası doğrularımızla gerçekler bir kere daha çatışmış oldu. Bir takım bahaneler bulduk ve kendi kendimizi olumlamak, “rasyonalize” etmek için çaba harcadık. Bunu da daha çok yaptıklarımızı görünür kılarak ve eleştiriye sunarak gerçekleştirdik. Kendi işimizle ilgili olmayan, o birimlerin işleriyle ilgili olarak gücümüzün yettiği kimi konularda onlara arka çıktık. En önemli yaptığımız şeylerden birisi onların yalnızlıklarını gidermeye, terkedilmişliklerini öyle olmadığını göstermeye çalışarak unutturmaya çalışmaktı. Bugün bile süren çok hoş dostluklar arkadaşlıklar çıktı.

Bugün savunduğum o sistem, üzerinden 40 yıl geçtikten sonra; ne yazık ki özüyle, biçimiyle ve tüm felsefesiyle ortadan kaldırılıyor. Ben yine o sistemi savunmayı sürdürüyorum. Çünkü doğru olan, insani olan, sağlıktan yana olan hala o. Üstelik hala bir devletin vazgeçilmez görevlerinden birisi olduğu için de model olarak da gerçekçi.

Ama geri dönüp kendi yaptığımız işe baktığımda da o zaman çok inanmasak da, farkında olmasak da “doğru” bir iş yaptığımızı düşünüyorum. Bu farklı “doğru”; “bedel” ve “maliyet”in farklı bakışla hesaplanmasından kaynaklanıyor.

O zaman “bedel” ve “maliyet”i sadece o yapılan iş açısından, o iş için harcanan emek ve para açısından değerlendiriyordum. Oysa bugün, yani yirmi yıl sonra, “bedel” ya da “maliyet”in bunun çok ötesinde bir şey olduğunu görüyorum.

Nasıl mı?

Öncelikle bu çalışma o zaman sağlık ocaklarıyla tam entegre bir hale getirmeye öncelik verilerek yapılsaydı bugün vardığımız noktanın çok gerisinde olacaktık. Bu bir somut bir gerçeklik. Günümüzde bile insanlar, farklı şeyleri yapmaya, uygulamaya ne yazık ki çok fazla direnç gösteriyorlar. Elimizdeki kadro ve olanaklarla, sistemin işleyişi bunu gerçekleştirmemizi olanaklı kılmaz, her şey yolunda gitse bile çok zaman alırdı. Üstelik o eğitim ve bilginin bir gün sona erecek bir hastalık için harcanması da “son maliyet”i arttıran bir başka bedel olacaktı.

Eğer bizim tuttuğumuz yoldan gitmeseydik; o zamandan bu yana, bu çalışma sırasında saptadığımız bini aşkın hastanın iyileştirilmesi, bu nedenle enfeksiyon zinciri kırılamadığı için hastalığa yeni yakalanacak insan sayısı, çalışmanın uzaması nedeniyle hastalar daha geç tanınacakları için daha da artacak olan sakatlıklar ve onların rehabilitasyonu ve sosyal açıdan tüm ülke olarak daha büyük bir bedel ödemiş olacaktık.

Ödediğimiz diğer bedeller buna eklendiğinde ve bence paraya çevrilemez bir bedeli olan “insan”ın ödedikleri göz önüne alındığında bizim çok az bir emek ve bedelle çok büyük bir iş yaptığımız sonucuna varıyorum.

Bunu sadece bizim yürüttüğümüz alandaki çalışmalar olarak da düşünmüyorum. Az önce söylediğim gibi bir bakışla, birçok süreğen ve sosyal hastalığın sorunlarını çözme işini doğrudan sağlık ocaklarına ek bir yük olarak yüklemeyi düşündüğümüzde bunların bütününün “son maliyetleri”nin büyüklüğünü sizler de hesap edebilirsiniz.

İşte o nedenle bugün artık temel sağlık hizmetleri mantığı da toplumu ilgilendiren bazı özel hastalıklar için onlarla uğraşan gönüllü ve özel örgütlenmelerin işbirliğini gerekli kılmaktadır. Bu düşünce bugün yaygın olarak benimsenip savunulmaktadır. Ama bizler bunu az önce belirttiğim gibi “el yordamıyla” da olsa, somut gerçeklik o dönemde buna denk geldiği için de olsa görmüş ve uygulamıştık.

Bizim yirmi yıl önde oluşumuz bundandır. Ve o önde gitme nedeniyle bugün çalıştığımız o hastalık için “kontrol altına alınmış bir hastalıktır” diyebiliyoruz.

Hastanın ve çevrenin katılımı

Bunda kuşkusuz bir etken daha vardır. Bu da yine doğru bir bakışın ve yaklaşımın sonucu olan ve aslında tüm sağlık hizmetlerinde uygulanması gerektiği bugün artık herkesçe kabul edilen bir tavırdır. Sorun yalnız hizmeti verenin, yalnız devletin, yalnız toplumun bir sorunu değildir. Her şeyden önce, o hastalığa yakalanan bireyin sorunudur. Ona yukardan bakarak, ona emrederek, neler yapması gerektiğini söyleyerek bu sorunun altından kalkamayız. Onu anlamak, ona anlatmak, yapmak istediğimize onu inandırmak ve onu bu sürece katmak gereklidir. Bunlar yapılmazsa ne kadar güçlü ve donanımlı olursak olalım sonuç almak olanaklı değildir.

İşte sosyalizasyon düşüncesinin de içinde olan bu işbirliği ve katılımı öngörmeyen ve uygulamada işler kılmayan hiçbir sağlık sistemi sonuç alamaz. Biz bir anlamda bu süreçte bunu da gerçekleştirdik. Hem hastaları, hem yakınlarını hem de onlarla daha yakın bir ilişkide bulunan çevrelerini soruna ve çözümüne dahil ettik. Buna bir de herhangi bir şekilde katkıda bulunabilecek kişi ve kurumların katkı ve katılımlarını eklediğimizde hem yeni kaynak yaratmış olduk hem de görece maliyeti paylaşmış olduk.

İnsanı bütünüyle görebilmek

Son olarak eklemek istediğim bir konu da yine hem sosyalizasyon düşüncesinde hem de genel sağlık sisteminde olması gereken bir tavırdan söz edeceğim.Bu da hastayı bir insan ve bir bütün olarak görmektir.

Sosyalizasyonun uygulamaya girdiği dönemde sağlığın tarifinde olduğu gibi insan fiziksel, biyolojik, psikolojik ve sosyal olarak bir bütündür. Cebimiz boşsa karnımızın ağrısını ilaçla düzeltemeyiz. Kimse bizi sevmiyorsa bir hastalığa karşı çok fazla direnemeyiz.

Oysa biz hekimler için farkına varmadan çoğu zaman hastalık öne çıkar. Onu saptamak, ne olduğunu bulmak ve onu yenmek bizim işimizdir. Bu süreçte genellikle hastanın bir insan olduğunu gözden kaçırırız. Hele hele böyle epidemiyolojik boyutu olan sağlık sorunlarında, insan bir süre sonra yiter gider. İşte savaşımın kaybedildiği nokta tam da bu andır.

Sorundan “insan”ı çıkardığınızda ve tümelliğini gözden kaçırdığınızda birden işiniz bir teknisyenliğe döner. Teknisyenle hekimin, sağlıkçının ayrımı da budur. Bir motorun bir birimi her zaman aynı yerdedir ve aynı biçimde çalışır. Oysa insan için bu doğru değildir. İnsanı bedeni, ruhuyla ve çevresiyle birlikte etkileyen çok sayıda etmen vardır ve insan sağlığı söz konusu olunca her zaman iki kere iki dört etmez. Böyle sandığımızda sorun çözülemez. İşte biz bu yanlışı daha başından başlayarak yapmadık. Bir hastaya yaklaşırken onu insan olarak ve bütün olarak gördük.

Sonuç

Sonuç burada ayrıntılarını ve bazı sayısal figürlerini vermeyeceğim bir çalışmanın sonuna ulaştık. 20 yıl önce öngördüğümüz şeyler oldu. Önce hastalar azaldı, sonra da sorunlar. Ama bitmedi. Şimdi bir başka görevle yükümlü olduğumuzu düşünüyorum: Bunları ulaşabildiğimiz her yerde, bulabildiğimiz her yerde anlatmak, kavratmak, deneyimlerimizi aktarmak ve benzer sorunlarda bizim kaybettiklerimizi başkalarının yaşamamasını sağlamak.

Gerçekler ne kadar tersini gösterir gibi görünse de hala yanlışlanamayan ve kanımca uzun bir süre daha yanlışlanamayacak doğrularımızı savunmak çok önemli.

29 Ocak 2001

 

 BİR SÖZ
"Dün" tecrübedir, öğrenmeli. “Yarın" tahmindir planlanmalı. "Bugün" ise fırsattır; onu kullanmalı.”
 
 
 BİR FIKRA
ANTİKACI

Genç adam, antika merakı sebebiyle Anadolu’nun en ücra köşelerini dolaşıyor ve gözüne kestirdiği malları yok pahasına satın alarak yolunu buluyordu. Kış kıyamet demeden sürdürdüğü seyahatler sırasında başına gelmeyen kalmamış gibiydi. Fakat bu seferki hepsinden farklı görünüyordu. Yolları kapatan kar yüzünden arabasını terk etmiş ve yoğun tipi altında donmak üzereyken, bir ihtiyar tarafından bulunup onun kulübesine davet edilmişti.

Yaşlı adam, antikacının yürümesine yardım ederken: "Günlerdir hasta olduğumdan, odun kesmek için ilk defa dışarıya çıktım..” dedi. “meğer seni bulmak için iyileşmişim."

Diz boyu varan karla boğuşup kulübeye geldiklerinde, antikacının beyaz göre göre donuklaşan gözleri faltaşı gibi açıldı. Odanın orta yerindeki kuzinenin etrafını saran iki-üç iskemle, onun şimdiye kadar gördüğü en güzel antikalar olmalıydı. Saatlerdir kar içinde kalan vücudu bir anda ısınmış, buzları bir türlü çözülmeyen patlıcan moru suratını ateşler kaplamıştı.

Yaşlı adam, misafirini yatırmak için acele ediyordu. Ona birkaç lokma ikram edip sedirdeki yatağını hazırlarken: "Bugün soba yakamadım evladım,” dedi. “Ama bu yorganlar seni iyi ısıtır."

Ev sahibi, yıllar önce vefat eden eşiyle paylaştıkları odaya geçerken, antikacı da tiftikten örülen battaniyelerin arasına gömüldü. Ancak bütün yorgunluğuna rağmen uyuyamıyordu. Ertesi gün gitmeden önce ne yapıp yapıp o iskemleleri almalı, bunun içinde iyi bir senaryo uydurmalıydı. Mesela hayatini kurtarmasına karşılık ihtiyara birkaç koltuk satın alabilir ve eskimiş olduğu bahanesiyle dışarıya çıkarttığı iskemleleri,çaktırmadan minibüsünün arkasına atabilirdi. Hatta onları kaptığı gibi kaçmak bile mümkündü. Yürümeye dahi mecali olmayan ihtiyar, sanki onun peşinden koşacak miydi?

Genç adam, kafasındaki fikirleri olgunlaştırmaya çalışırken dalıp dalıp gidiyor ve rüzgarın sesiyle uyandığı zamanlar, kaldığı yerden devam ediyordu. Bu arada yaşlı adamın sabah namazına kalktığını fark etmiş, hatta hayal meyal olsa bile odun parçaladığını duymuştu. Gözlerini açtığında, onun kuzine üzerinde çorba pişirdiğini gördü. Yattığı yerden başına gelenleri düşünürken, iskemleleri hatırladı. Hafifçe doğrulup çevresine baktı: “aman Allahım ..!” antikalardan hiç biri ortada yoktu.

İhtiyar kurt, akşamki planını hissetmiş ve belki de uykudaki konuşmasını duyarak onları emin bir yere kaldırmıştı.

Sakin görünmeye çalışarak:"İliğim kemiğim ısınmış,” dedi. “Çorbanız da ne güzel koktu doğrusu. Ama akşam ki iskemleleri göremiyorum."

Yaşlı adam, odanın köşesine yığdığı iskemle parçalarından birini daha sobaya atarken: "İskemle dediğin dünya malı be evladım,” dedi. “Biz misafirimizi üşütür müyüz?"

(Yazarı bilinmiyor, aktaran Birol Dalkılıç)




 
 
 BİR ŞİİR


Bu haftaki şiirimizi yakında kaybettiğimiz Necati Cumalı’dan seçtim.Saygıyla anıyorum.


Şu kalabalıkta gördüğün herkesin



Sinemalarda kalabalık sahneler görürsün

Eski esir pazarlarını hatırlatır
Güney Pasifik'te ya da Afrika'da bir liman
Kocaman gemilerin yanaştığı kıyıda
Tektük beyazın karıştığı yerli halk
kurulmuş tezgâhların arasında dolaşır


Çarşıda pazarda her gün
Sayısız insanlarla yanyanasın
Bölük bölük geçen askerler görürsün
Hastaneler mapusaneler önünden geçersin
Her biri kalabalığın arasına katılmış

Kiminin tramvay sürücüleri gibi ayaküstü


Kiminin hamurcular gibi tavan aralarında

Küçük yaştan katlanmakla her türlü kahra
Her türlü mihneti yüklenmekle omuzlarına
Bir gün göz açmaya kalmadan geçen ömrü


Sen ki bir âlem bile olsan tek başına
Sonunda o kalabalıktan bir kişisin
Şu kalabalıkta gördüğünse herkesin
Bir kalbi var senin gibi, ya da düşünür
Herbiri bir can taşır
Sen onları tanısan da tanımasan da
Sonunda her biri ne senden iyi
Ne senden daha fena
Senin gibi bir insandır bütün kusurlarıyla


 
 

Dr.Mustafa SÜTLAŞ


<<Örgütlü Olmak Gerekli                   >>Medya Neyi Yazar Neyi Söyler?
 


 
Menu

Bacak Estetiği  
Tüp Bebek-Bülent Tıraş  

 

 

 

 

 

Yeniler
 

Resveratrol ve Yaşa Bağlı Unutkanlık

Obezite tedavisi için ilk elektronik cihaz FDA onayı aldı

 Hayret Edeceksin
Parmaklarımızda kas varmıdır? Parmaklarımızda kas var mıdır?
Parmaklarımız ıslanınca neden buruşur? Parmaklarımız ıslanınca neden buruşur?
Yenilenen Vücudumuz Yenilenen Vücudumuz
 

 Yeni Konular

Dünya Doğum Kusurları Günü

Dünya Doğum Kusurları Günü

B Grubu Streptokok Enfeksiyonları

Meditasyonun Tıbbi Faydaları

Ateşli Havale (Febril konvülziyon)

 

 

 

 

Yeni Sayfa 1

 

Anestezi Çok Okunanlar
Tıbbi Bitkiler Çok Okunanlar

ALIÇ: Doğal Kalp Damar Destekleyici

Yabani olarak derelere bakan yamaçlarda, kayalık, taşlık yerlerdeki çalılıklar içinde, ormanlarda ya da dağlık çevrelerde rastlanabilen, dikenli, kışın yapraklarını döken ağaç ya da ağaçcık türü bir bitkidir.

Echinacea

Son zamanlarda Amerika ve Avrupa'nın en çok satan tıbbi bitkisi olan echinacea bağışıklık sistemini güçlendirir. Beyaz kan hücrelerinin (makrofaj ve lenfositler) üretim ve faaliyetini arttırır

Isırgan Otu:Urtica Dioica

Isırgan otu her iki yarım kürenin de ılıman kesimlerinde sıkça bulunan ve doğal ortamlarda yetişebilen yabani bir bitkidir.

Sarı Kantaron :St.John's Wort

Yayılma yeri olan Almanyada bitkisel tedaviyi seven doktorlar tarafından ılımlı depresyonlarda birtakım tanınmış antidepressanlardan daha fazla önerilmektedir.

      

alt

Gizlilik   l   Kullanım  l   İletişim  l   Reklam

© 1999-2014 www.populermedikal.com

 

Facebook'ta takip et        Twitter'da takip et       

 

DİĞER SİTELERİMİZ

Tıp Rehberi

Sağlığınız

Hayret Edeceksin

Bilim Club

Hayret Edeceksin TV