Bu sayfalarda Dr. Mustafa SÜTLAŞ'ın 2001-2002 yılında sitemizde yayınlanan ve daha sonra teknik sorunlar nedeni ile kaybettiğimiz

ve tekrar ulaşabildiğimiz yazıları yayınlanmaktadır.

 

HER HASTA YENİ BİR SINAVDIR

 

Başka insanlardan farklı olarak sahip olduğumuz her şey hepimize farklı bir sorumluluk getirir.

İlkokul ikinci sınıfı babamın görevi nedeniyle doğuda bir köy ilkokulunda okuyordum. Bir dershanede üç sınıf birlikte okuyorduk. Öğrenciler evlerinden yakacak getiriyorlardı. Kimi çocukların ayaklarında doğru dürüst ayakkabı yoktu. Öğretmenimiz tekti. Klasik müfredatı uyguluyorduk. Ama; sonradan yaşamımı belirleyecek olan birçok öğeyi, bugün beni ben yapan birçok özelliğimi o günlerde ve bu koşullarda kazandığımı söyleyebilirim. Kanımca herhangi bir okulun öğreteceklerinden daha çoğunu o köy ilkokulunun eski sıralarında öğrendim.

 

 

reklam

Hayret Edeceksin: Öğrendikçe şaşıracak, şaşırdıkça öğrenmek isteyeceksin


O sene bir bayram tatilinde uzaklarda oturan amcam bize ziyarete gelmiş ve bana bir dolma kalem hediye etmişti. Çok sevinmiştim. Sınıfta bir dolmakaleme sahip olan tek öğrenci bendim. Öğretmenimizin de bir dolma kalemi var mıydı bilmiyorum. Ama ben bir dolma kaleme sahip olduğum için diğer arkadaşlarımdan daha fazla çalışmak, yazımın daha okunur ve güzel olması gibi bir sorumluluğu kendi kendime verdiğimi anımsıyorum. O kalem bana ek bazı görevler vermişti sanki.

Yaşamımızın her anında böyle farklı özelliklere sahip olabilir, diğer insanlardan farklı konum ya da durumlarda bulunabiliriz. Bunların her biri bize ek sorumluluklar yükler. Mevkiler, unvanlar için de böyledir. Bu ek sorumluluklar, sadece o unvana ya da mevkiye sahip olan bir kişi olarak yalnız topluma karşı duyulmaz. Aynı zamanda o unvan ve makam adına da bir sorumluluk söz konusudur.

Hekim olmak, hekim diploması taşımak da bunun somut örneklerinden birisini oluşturur. Bir hekim olarak, kendimize karşı, topluma karşı, kendimize karşı, meslektaşlarımıza karşı nihayet mesleğimize karşı sorumluluklar üstleniriz. Bunların bir bölümü bizim dışımızda şekillenir. Bir bölümü bizden önce belirlenmiştir, biz sadece yerine getirmekle yetiniri. Bir bölümünü de hizmet verdiğimiz insanlar bize atfeder. Bazılarını da aynı mesleğin uygulayıcıları olanlar yani meslektaşlarımız bize yükler. Bunların tümü mesleki sorumluluklarımızı oluşturur. Aslında bunlar sanıldığından daha büyük ve ağır sorumluluklardır.

Yasal sorumluluklarımız vardır ilkin. Yasalar insan bedenine herhangi bir müdahaleyi “suç” sayarken, daha basit deyişle bir adama bıçağın ucuyla dokunmak ağır cezalık suçken, aynı yasalar bizlere bu müdahaleyi yapma görevini verir; dahası yapmazsak suçlu oluruz.

Sonra; ettiğimiz yeminde somutlaşan mesleğin kurallarının belirlediği sorumluluklarımız vardır. Mesleğimizin ana kuralı olan “önce zarar vermeme” ilkesinden başlayarak çok çeşitli sorumluluklarımız vardır ve bu nedenle hizmet verdiğimiz insanlara yapacağımız her işlem ve girişim bizleri ciddi özen ve dikkat göstermeye yönlendirir.

Sonra birey olarak, insan olarak, aydın olarak, yurttaş olarak sorumluluklarımız vardır. Çünkü; diğer insanlardan farklı bir eğitim görmüş olmamız, bizler için toplumsal bir emek harcanmış olması, başka biçimde verilemeyecek bir hizmetin uygulayıcıları olarak yetiştirilmemiz, nihayet değişik bakışlarla farklı bir biçimlerde; örneğin “tanrısal bir kutsallık” atfedilerek, belirtilse de yaşamı var ya da yok edebilen bir bilgi gücünü ve bunu eyleme dönüştürecek araçlara sahip olmamız söz konusudur. Tüm bu farklılıklardır bizleri daha çok sorumlu kılan. Bu sorumluluklar; bir kişiden bir topluma, bir toplumdan bir kişiye doğru sürekli gider gelir ve bize sürekli değişen görevler verir.

Öte yandan sorumluluklarımız yaptığımız işin güçlüğünü de her an bize gösterir. Bu mesleği uygularken gerçekleştirdiğimiz her edim yalnız bize fatura edilmez. Aynı zamanda o faturanın bir bölümü tüm hekimlere hatta koca bir sağlık sistemine ve hatta sağlık çalışanlarına çıkarılır. Bir doktor hata yapar; hatadan söz edilirken “Dr. Falanca şunu yaptı” denilmez. Yerine “bu doktorlar da çok hata yapıyorlar” denir.

Sorumluluklarımız yalnız bizim edimlerimizle sınırlı da değildir. Başkalarının, bizden öncekilerin belirlediği sorumlulukları da üstlenmek zorunda kalırız çoğunlukla. Olumlu ya da olumsuz her sonuç bizi istemimiz dışında sorumlu kılar. Hizmet verirken bizden çok önceleri bu işi gerektiği biçimde yapmayanların bıraktığı olumsuz mirası da olumluya çevirmemiz beklenir.

“Allah hekime de hakime de düşürmesin” sözünün benimsendiği bir toplumda hekim olmak ne zordur. Sağlıklılık halini sürdürmek ve geliştirmek bir yana sağlıklılık yitirildiğinde, onu yeniden kazanma çabası noktasında bile hekimle, sağlıkçıyla işbirliği yapmaktan kaçınan, hekimden korkan, kaçan bir bireyle ve böyle bireylerden oluşan topluma hizmet vermek neredeyse olanaksızdır. Bir hekimden bu koşullarda bile iyi hekimlik kurallarına, mesleğin ilkelerine uygun davranması beklenir. Bunların hepsi bizler için zorunluluktur.

Yalnız bu kadarla da kalmaz sorumluluğumuz. Gündelik yaşamda yaptığımız ya da yapmadığımız her şey bizi ve diğer hekimleri sorumlu kılar. Nerede oturduğumuzdan, nasıl davrandığımıza, önceliklerimizin ne olduğundan özel yaşamımıza kadar her şey, istesek de istemesek de mesleğimize ve bu mesleği uygulayanlara mal edilir. Gerek toplumsal sorumluluklar, gerekse bireysel sorumluluklar bizler için farklı tanımlanır ve bu tanımlardan kaynaklanan beklentilere yanıt vermemiz, o beklentiler doğrultusunda davranmamız istenir.

İşte tüm bu sorumluluk ve yükümlülükler yaşamımızı her an yaşanılan bir sınava çevirir. Mesleki bilgimiz, hekimlik tutum ve davranışlarımız, toplumsal rolümüz, mesleğe yaklaşımımız her an her karşılaştığımız hasta ve hasta yakını tarafından biz farkında olsak da olmasak da sınanır, kontrol edilir.

Kuşkusuz onlarla olan ilişkimizde bildikleri yanında bilmediklerini de öğretme, yanlış bildiklerini değiştirme, yenilerini kazanmalarını sağlama doğrultusunda çabalarımız da olacaktır ve olmalıdır. Ancak tüm bunlar ilk karşılaşma anının belirleyiciliğinde gerçekleşecektir. Onlarla kurulacak ilk iletişim anında onlara verdiğimiz izlenim bizim sorumluluklarımızı belirleyecek ve bu da sınavın sonucuna etki edecektir. Merhabamız, güler yüzümüz, anlama ve anlatma için gösterdiğimiz çaba, kendimize ve ona karşı duyduğumuz saygı, mesleğimize bağlılığımız, çevremiz için yaptıklarımız, giysimiz, bakışımız, gülüşümüz, oturup kalkışımız, mesleği uygularken kullandığımız araçlarla ilişkimiz, bilgimizi ifade eden tavır ve davranışlarımız, işbirliği yaptığımız kişilerle olan ilişkilerimizin biçimi, kağıdı, kalemi tutuşumuz, kısacası o anda sahip olduğumuz, ilişki kurduğumuz, kullandığımız her öğe bizim girdiğimiz sınavın sonucuna etki edecektir.

Anadolu’yu dolaştığım yıllar boyunca hizmet verdiği kesimce bir türlü kabul edilmeyen çok zeki, gerçekten çok bilgili bir çok yeni genç hekimle karşılaştım. Mutsuzdular. Bir bölümü sonradan mesleki anlamda ilerleyip çok üst mevkilere geldiler, unvanlar kazandılar. Ancak yine de hastaları tarafından sevilen birer hekim olamadılar. Mutsuzlukları sürdü gitti.

Sorumluluğunun ayrımında olmayan ve kendi bildiği gibi davranan ve bu nedenle halkın önünde verdiği hizmet sınavlarında başarılı olamayan hekimlerin aldıkları puanlar bugün öyle olmayanları da ister istemez olumsuz etkiliyor.

Şu tüm değerlerin “para”ya endekslendiği dünyada, hekimlerin çoğunun salt kendilerini ve çıkarlarını düşünmediklerini, tam tersine bu durumdan mağdur olduklarını da yakından biliyorum. Ama bir anket yapılsa toplumun ortalamasının verdiği yanıt “hekimler kendilerini düşünüyorlar” biçiminde olur. Biz hekimler ekonomik açıdan yeterli gelir elde etmesek de tümümüzün “paralı ve paragöz” olduğumuz noktasında toplumun genel bir düşüncesi vardır. Yine hekimlerin çoğunun mesleki yeterliliklerinin eksik olduğunu düşünmüyorum. Ancak çoğu kimse “mesleğini iyi bilen” hekim sayısının çok olmadığını ifade eder.

Toplumun bir bireyi olmamıza karşın toplumun dışında tutulduğumuzu görmemek olanaksız. Kuşkusuz bu olumsuzlukların tümü sadece hekimler için değil ama, birer hekim olarak bizler bu olumsuzlukların kendimizi ilgilendiren bölümünü değiştirme doğrultusunda çaba harcayabiliriz.

Sağlık alt yapısı ve sisteminin bozuk olduğu bu ülkede hekimlik yapmak gerçekten zor. Ancak aynı nedenle bu ülke insanının da hekime gereksinimi başka yerlerde olandan daha fazla. Ağzımızdan çıkandan, sustuğumuz noktaya kadar, adım atışımızdan mesleği uygulamamıza kadar her an ve her yerde sınava çekiliyoruz. Bunu göz ardı etmeyelim. Sınavda göstereceğimiz performans da yalnız bize değil bu mesleği yapan herkese yansıtılacağını unutmayalım. Sadece kendi yaptıklarımızdan değil ama diğer meslektaşlarımızın yaptıklarından ve yapmadıklarından da sorumluyuz.

Her hasta yeni bir sınavdır. Hepimizin bu sınavlarda başarılı olmasını diliyorum. Bu sınavlarla bu toplumu değiştirebileceğimizi de unutmayalım. Sınavdan değil, sınavda başarısız olmaktan korkalım.

Haftaya buluşma dileğiyle..

 

 18 Şubat 2001
 


 

 BİR SÖZ

"İnsanoğlunun içinde uyuyan güçler vardır.Kendisi bile şaşırır. Çünkü bu güçlere sahip olduğu aklından bile geçmez. Bu güçleri uyandırıp eyleme geçebilirse, o kişinin hayatında büyük bir devrim olur.”

 

(Swette Marden)
 

 
 BİR FIKRA

ÖDENMEYEN GÜN
 

Güzel bir prensesin başından geçenleri anlatır:

22 yaşındayken bu prensese bir beyefendi sürpriz bir teklifle gelir. Hasta kızı için gençlik yılları aradığını söyler ve "Bana gençliğinizden bir yıl ödünç verirseniz, ömrünüz sona ermeden onu gün gün size geri ödeyeceğim" der.

Prenses henüz o kadar gençtir ki, cömertçe gözden çıkarır bir yılı; ödünç verir beyefendiye. 23 yerine 24 yaşına basar o yıl yaş gününde. Yıllar yılı hatırlamaz verdiği borcu. Ancak ne zaman ki 40 yaşını asar ve o dillere destan güzelliği bozulmaya yüz tutar; arar beyefendiyi ve 365 günlük alacağını tek tek tahsil etmeye baslar. Özellikle balo günleri, bütün çizgileri yok olmuş bir yüzle ve körpe bir bedenle girer salonlara. Gece odasına sızmayı başaran aşıkları, gece yarısından sonra yüzünün nasıl kırıştığını hayretle gözlerler. Her gençleşmenin ardından uyanış ani daha acı verici olur. Çünkü yaşı ilerledikçe, o hali ile 23 yaşı arasındaki fark daha da açılır. Fark açıldıkça "bir gün, bir saat, bir an olsun" gençlik yaşını tatmak daha güzel gelir.

Ancak sayılı gün çabuk geçer. Kalan günlerini hoyratça harcayan prenses,geri isteyebileceği sadece bir günü kaldığını fark eder "Bir günlük ışık, sonra sonsuza dek karanlık..." Ateşli bir sevgilinin bütün bedenini okşaması için o tek günü özenle saklar. Bu son yasam parasını harcamak için çılgınca bir istek duysa da kıyamaz bir türlü.

Nihayet evine gelip, öyküsünü dinleyen ve dizlerine kapanarak gençliğinin son gününü kendisiyle geçirmesi için yalvaran bir adamın teklifini kabul eder. "O gün" geldiğinde adam, en şık elbisesi ve titreyen yüreğiyle açar bahçe kapısını. Kadının villasına girer, iki kişilik hazırlanmış masada mumların yandığını görür. Bir süre bekledikten sonra meraklanıp prensesin kapısını tıklatır. Yanıt gelmeyince açıp girer.

Dört bir yana savrulmuş görkemli giysilerle dolu odada prenses aynanın karsısında bir kanepeye uzanmıştır. Yüzü bembeyazdır. Gençliğinin dönmesini beklerken son nefesini vermiştir prenses. Adam bu ani ölümün nedenini yerde bulduğu mektupta okur.

Satırlar, borçlu beyefendiye aittir: "Soylu prenses!.. Size borçlu olduğum son gençlik gününü geri veremeyeceğim için çok üzgünüm. (..) En derin bağlılığımla..."

(*)Jorge Luis Borges'in derlediği Babil kitaplığında Papini'nin "Ödenmeyen Gün" adlı öyküsü.

 

 
 BİR ŞİİR


İKİ ERKEK


Dünyada iki erkek var

Her zaman karşıma çıkan

Biri sevdiğim adam

Ötekisi beni seven.


Birisi karanlık gecelerimin

Düşlerinde bile can evimdedir

Öbürü kalbimin önünde bekler

Bekler durur ama açılmaz kapı.


Birinin sadece soluğu yeter

Beni mutluluğa ulaştırmaya
 

Öteki ömrünü bağışlar bana

Kalkıp geri vermem bir saatimi



Birisi kanımın sıcaklığında
 

Aşkın öz türküleriyle yasar

Öbürü can sıkıcı günlerim içinde

Umutsuz koşar.




Her kadın bu ikili yaşamı tadar

Sevilenle seven arasında

Ama bir kez tek kişi olur o iki insan

Yalnız bir kez her yüzyılda.

Tove Ditlevsen (d. 1918)



 

 

Dr.Mustafa SÜTLAŞ

 

<<Sağlık Ocaklarında Döner Sermaye          

 >>Bilimin ve mesleğin kurallarını yerine getirmek


 
Menu

Bacak Estetiği  
Tüp Bebek-Bülent Tıraş  

 

 

 

 

Yeniler

 Mutlaka Okuyun

 Hayret Edeceksin
Parmaklarımızda kas varmıdır? Parmaklarımızda kas var mıdır?
Parmaklarımız ıslanınca neden buruşur? Parmaklarımız ıslanınca neden buruşur?
Yenilenen Vücudumuz Yenilenen Vücudumuz
 

 Yeni Konular

Kampilobakter Enfeksiyonları

Aileniz Yeterince Uyuyor mu?

 

 

 

 

Yeni Sayfa 1

 

Anestezi Çok Okunanlar
Tıbbi Bitkiler Çok Okunanlar

ALIÇ: Doğal Kalp Damar Destekleyici

Yabani olarak derelere bakan yamaçlarda, kayalık, taşlık yerlerdeki çalılıklar içinde, ormanlarda ya da dağlık çevrelerde rastlanabilen, dikenli, kışın yapraklarını döken ağaç ya da ağaçcık türü bir bitkidir.

Echinacea

Son zamanlarda Amerika ve Avrupa'nın en çok satan tıbbi bitkisi olan echinacea bağışıklık sistemini güçlendirir. Beyaz kan hücrelerinin (makrofaj ve lenfositler) üretim ve faaliyetini arttırır

Isırgan Otu:Urtica Dioica

Isırgan otu her iki yarım kürenin de ılıman kesimlerinde sıkça bulunan ve doğal ortamlarda yetişebilen yabani bir bitkidir.

Sarı Kantaron :St.John's Wort

Yayılma yeri olan Almanyada bitkisel tedaviyi seven doktorlar tarafından ılımlı depresyonlarda birtakım tanınmış antidepressanlardan daha fazla önerilmektedir.

      

alt

Gizlilik   l   Kullanım  l   İletişim  l   Reklam

© 1999-2014 www.populermedikal.com

 

Facebook'ta takip et        Twitter'da takip et       

 

DİĞER SİTELERİMİZ

Tıp Rehberi

Sağlığınız

Hayret Edeceksin

Bilim Club

Hayret Edeceksin TV