Bu sayfalarda Dr. Mustafa SÜTLAŞ'ın 2001-2002 yılında sitemizde yayınlanan ve daha sonra teknik sorunlar nedeni ile kaybettiğimiz

ve tekrar ulaşabildiğimiz yazıları yayınlanmaktadır.

 

BİLİMİN VE MESLEĞİN KURALLARINI YERİNE GETİRMEK

 

Sağlık Bakanlığı’nın, -özellikle bakanın kişisel niyet ve istekleriyle- hekimlik mesleğin eğitimi ve uygulamasıyla ilgili olarak gerçekleştirdiği bir çok uygulamaya; başta Türk Tabipleri Birliği olmak üzere meslek odalarımız ve konuyla ilgili uzmanlık dernekleri olmak üzere mesleki ve bilimsel örgütlerimiz tarafından karşı çıkılıyor.

 

 

reklam

Hayret Edeceksin: Öğrendikçe şaşıracak, şaşırdıkça öğrenmek isteyeceksin



Birçok uygulama için bu kurumlar tarafından yapılan yasal başvurularda; yapılanların yanlışlığı Danıştay başta olmak üzere bağımsız yargı yani hukuk tarafından da ortaya konuluyor. Yapılan işlemlerin bazıları da “yok hükmü”nde sayılarak iptal ediliyor. Ancak çoğunlukla Bakanlık bu iptallere kulak asmıyor ve uygulamalarını sürdürüyor. Uygulamaların muhatapları da hukuk dışı sayılmasına karşın durumlarının “kazanılmış hak” olduğu iddiasıyla yapılan işlemlere sahip çıkıyorlar.

Gerek bu uygulamalar, gerekse sonuçları hekimler arasında farklı görüşlerin olmasına ve giderek bir tartışma ortamı oluşmasına yol açıyor. Sadece hekimlerin değil, tüm vatandaşların kendilerini ilgilendiren her konuda tartışması, görüşlerini ortaya koyması, bir noktada uzlaşarak da uygulamalar konusunda benzer düşüncelerle benzer biçimde tavır alması gerektiğini hep savunulageldi. Çünkü doğru olan budur.

Ancak ülkemizde çoğu tartışma sonuç çıkmayan kısır gevezelikler ya da tarafların birbirini yenmeye çalıştığı spor karşılaşmaları gibi yapılıyor. Tartışmaların sonucunda kazananlar ve kaybedenler oluyor. Kazananlar düşüncelerini “herkes tarafından benimsenmiş” sayarken, kaybedenler de ya küsüp kendi kabuklarına çekiliyor ya da başka bazı yollarla sonuca etki etmeye ve değiştirmeye çalışıyorlar. Bunun da yanlışlığı ortada.

Bu hekimler arasında yaşandığında sonuçta aynı biçimde davranmayan parçalanmış dolayısıyla güçsüz bir hekim topluluğu ortaya çıkıyor.

Sağlık Bakanlığı’nın son olarak uzmanlık eğitimi ve bu eğitimi veren hastanelerdeki şef ve şef muavinliği kadroları için gerçekleştirdiği değişik uygulamalar ve yaptığı yönetmelik değişikliklerinde de bunları gördük yaşadık. Önce bazı hekimler bilimsel ve önceden konulmuş herkes için geçerli kuralların gereklerini yerine getirmeden uzmanlık eğitimi verilen kliniklerin başına getirildiler. Sonra çoğu bu kişilerden oluşmuş jürilerle; bilimsel düzeyi ve nesnelliği tartışılır bir sınav yapılarak yine bazı meslektaşlarımız bu yerlere atandılar ve atanıyorlar. Burada atananların bilimsel düzeylerini tartışacak durumda değiliz. Bunların bazıları bilimsel ölçütlerin belirleyici olduğu nesnel sınavlara tabi tutulmuş olsaydı belki de benzer sonuçları alarak bu kadrolara atanabilirlerdi. Bundan da kuşku duyulmayabilir.

Ancak hukuka uygun olmadığı saptaması yapılan bu işlem ve sonucuyla, konuyla ilgili birçok meslektaşımızla birlikte, mesleğimizin kural ve ilkeleri ve bu mesleğin uygulaması sırasında hizmet alacak toplum ve bireyler, yaşanılan bu süreçten şöyle ya da böyle etkilenenmişler ve bundan sonra da etkileneceklerdir. Yapılanların yanlışlığı bu kadar ortadayken ister itemez böyle mi olmalıydı sorusu aklımıza geliyor.

Bilim ve politika

Politikanın her durumda bilime gereksinmesi olduğu kuşku götürmez. Yaşamı ilgili her şeyde bilime mutlak gereksinim vardır. Öte yandan bilimin gerek araştırmasının gerek uygulamasının kendine has kuralları bu kuralların belirleyici olduğu politikaları da vardır. Gündelik politikaların toplumun farklı ihtiyaçları doğrultusunda bilime yeni alanlar açtığı veya yeni yönelimleri işaret ettiği de doğru ve gereklidir. Çünkü bilimsel gelişmenin motoru gereksinimlerdir.

Bunların hepsi doğrudur ama şunlar da yadsınamayacak doğrulardır: Bilimi politika belirleyemez. Neyin bilimsel, neyin bilim dışı olduğunu politika söyleyemez. Bilimin ne olduğuna, nasıl yapılacağını, nasıl öğretileceğine politika karar veremez. Eğer bir yerde bunlar geçerli ve bilim dünyasında egemen olursa onun adı bilim, üretim ve sonucu da bilimsel üretim olmaz.

İşte ülkemizde sık olarak yaşanan garipliklerden, hadi iyi niyetle söyleyelim “yanlış anlamalardan” birisi, belki de en önemlisi budur. Tarihimize baktığımızda bu yanlışlıkların birçok örneğiyle karşılaşırız. Belki de bilimde bulunduğumuz noktanın geriliğinin en önemli nedenlerinden birisi budur.

Bilim yapmayı gündelik yaşamla ilgili kararların destekleneceği “fetva verme” kurumu sanan düşünceler ve bu düşüncelerin sahipleri bu duruma gelmemizdeki asıl sorumlulardır. Ama en az onlar kadar bu alanın uygulayıcılarının da bunun sorumlusu oldukları unutulmamalıdır.

Tarihimizde bilime yapılan bu tür müdahalelerin çoğu bilime olumsuz etki etmiştir. Nadiren olumlu sonuç veren bazı müdahaleler olsa da, sonuçta bilimde sağladığı gelişme ve iyileşmelerden daha çok “müdahale yapma düşüncesinin pekişmesi” ile belleklerde durmakta ve bu tür müdahalelerin olabileceği düşüncesini pekiştirmektedir.

Cumhuriyet öncesi dönemin “bilim yaşamı” ve “bilimselliği” ayrı bir tartışma konusudur. Ama Cumhuriyet sonrası ilk dönemde gerçekleşen, bir çoğu aslında olumlu sonuç veren, bilimin gelişmesinin önünü açan müdahalelerde de böyle olmuştur. O müdahalelerin yapılması, sonraki iktidarlar açısından bu yolu meşru bir hak olarak görmelerine yol açmıştır. Yakın tarihimize baktığımızda; mevcut iktidarların sürekli olarak bilime müdahale yapabilmenin yollarını aradığını, çoğu zaman bu yolları bularak kullandıklarını ve bunun kurumlarını yarattıklarını görüyoruz.

Oysa bilim kendi özgür ortamında gelişmeye bırakılsa ve kendi kurallarıyla kendi iç denetimlerini sürekli işler halde tutması sağlansa ne sapmaları yaşar ne de bu sapmaları düzeltici müdahalelere gereksinim söz konusu olurdu. Bugün bulunduğumuz noktada bilim üzerinde “Demokles’in kılıcı” gibi duran bir YÖK kurumu nedeniyle kendi iç dinamiğini yaşayamamakta, kendi iç özgür ortamını varedememekte ve sonuçta da kendi denetim yöntemleriyle bilimin gelişmesini sağlayamamaktadır.

Tıp ve tıp eğitimi alanında da ne yazık ki durum böyledir. Üstelik buradaki ikili uygulama ile bilim ve bilimsel etkinlikler doğrudan idarenin müdahale alanı içinde çalışmak zorunda kalmaktadır. Bilimin üretilmesi ve öğretilmesi için gerekli ortamda idari –yaşadığımız durumda bu aynı zamanda politiktir- erkin belirleyiciliği en üst noktadadır.

Uzmanlık eğitimi verecek sağlık kurumlarının hangileri olacağı, bilimin üretim ve öğretimi için gerekli olan alt yapı ve koşulların belirleyiciliği ile değil, tümüyle politik kaygılarla davranan –bu da devlet organizasyonun ve gündelik toplumsal yaşamın temeline konulan en büyük dinamitlerden birisidir- idare tarafından belirlenmektedir.

Benzer şekilde bu kurumlarda yetkili noktalarda kimlerin olacağı da aynı erk tarafından belirlenmek istenmekte hatta halen yaşadığımız durumda olduğu gibi belirlenebilmektedir.

Burada bir pencere daha açıp, uzmanlık eğitimi veren kurumlardaki en tepede yer alan iki kadronun işlerliğindeki bir yanlışa değinmek istiyorum. Ülkemizde hiçbir idari kadro için, orada oturacak kişiler açısından bir “süreklilik” garantisi söz konusu değildir. Bu kadrolarda kimlerin bulunacağı ya belirli sürelerle kısıtlanmıştır, ya da idari erkin belirlemesine açık tutulmuştur.

Örneğin Cumhurbaşkanı için de, ordu kademeleri için de, milletvekilliği için de, idari makamlar için de bu böyledir. Ama bir kadro vardır ki orada yaş haddinden emekliye ayrılana kadar ölüm hali dışında, göreviyle ilgili olarak ne yaparsa yapsın ya da nasıl yaparsa yapsın, kimse ona dokunamamaktadır. Bu kadrolar ne uzmanlık eğitimi veren kliniklerin şeflik ve şef muavinliği kadrolarıdır. Daha doğrudan bir söyleyişle bu kadrolara gelenler için yaşam boyu iş garantisi vardır. Daha önce söylediklerimiz kadar bu da bilime ve bilim eğitimine zarar veren bir durumdur. Bilimin gelişmesinin de önündeki engellerden birisidir.

En başta bu kadro ve kadroda hangi koşullarla nasıl bulunulacağı belirlenmelidir. Yoksa bilimsel gelişmeleri izlemeyen, bu anlamda bir üretimde bulunmayan ve bilimi öğretmeyen kişiler bu yerlerde en azından mesleki yaşamlarının sonuna kadar oturabilmektedirler.

Yanlışa katılmak

Bizler hangi kurumların uzmanlık eğitimi verebileceği noktasında hiç tartışmıyoruz. Bu kurumlarda bu işlerin nasıl yapılacağı noktasında tartışmıyoruz. Bu işi yapanların kimler ve yeterli olup olmadıklarını da ele almıyor, irdelemiyoruz. Ancak bu yerlere yapılacak atamaların nasıl yapılacağı söz konusu olunca kıyameti koparıyoruz. Bu da yapılan yanlışlardan birisidir ve ortadaki büyük yanlışa katılmanın bir başka göstergesidir.

Ne yazık ki emeğe de yeterince saygı duymuyoruz. Tıpta uzmanlık eğitiminin kurallarına ilişkin yıllardır çaba harcayan bir bilimsel ve gönüllü oluşumun ürettiklerine de sahip çıkmadık, çıkamadık bu süreçte. Gerçi bu oluşumun üretiminin her öğesini geniş boyutlarıyla tartışamadık, üzerinde uzlaşamadık, bilimsel ölçütlere göre sınamadık, dahası geniş boyutta geliştirip sahiplenemedik. Ama yine de asıl belirleyici olan, sahip çıkılıp desteklenerek etkin olan bu oluşum olmalıyken, bunu bir kenara atarak kişisel taleplerin ve çıkarların peşine düşerek, içinde bulunduğumuz sistemi bozan, ayağımızın altından yerin kaymasına yol açan kurumları destekleyen tutumlar aldık. Bilime yapılacak müdahaleye “eyvallah” deyip göz yumduğumuzda neyin başımıza geleceğine gözlerimizi kapattık, görmezden geldik ya da böyle bir olasılığı yok saydık.

Şimdi içinde bulunduğumuz durumda bir çözümsüzlükle karşı karşıyayız. Hukuk dışı olduğu bizzat hukuk tarafından, bilim dışı olduğu bizzat bilimin kurallarıyla irdelenerek ortaya konulmuş bir sürecin sonucunu tartışıyoruz.

Şapkamızı önümüze koyup iyi düşünmeliyiz. Hukuktan yana olacak mıyız olmayacak mıyız? Hukuk sadece bizim çıkarlarımıza ve istediklerimize uygun ise mi geçerli olmalı? Bir gün bizim de o uymadığımız hukukun yardımına ve desteğine gereksinimimiz olmayacak mı? O koşulda ne yapacağız? Hukuku biz ihlal etmesek bile bu duruma göz yumarsak, ortaya çıkacak kaosun, çatışmanın ve bundan zarar görecek insanların zararlarının sorumlusu bizler olmaz mıyız? En azından bu yanlışlara katkımız olmaz mı?

Bu soruları “hukuk” yerine “bilim” sözcüğünü koyarak da sormalıyız kendimize. Bilime olan sorumluluğumuz, insan yaşamı ve sağlığına yönelik görevlerimiz ve kendi yaptığımız işe ve mesleğimize yönelik saygımızın nerede ve ne kadar etken olduğunu iyice düşünmeliyiz.

Son yaşadığımız süreçte tanımlar da ve ölçütler de ortadaydı. Bizler sadece bunları ortaya koyarak herkesin aynı davranışı göstermesini isteyebilirdik. Süreçle doğrudan ilişkisi olan tek tek kişiler olarak böyle yapmadık. Tekil bireylerin aritmetik toplamından daha fazlası olan ya da olması gereken örgütler olarak da böyle yapmadık. Tavır net olarak ortaya konulmadığı için belirsizlikler, farklı davranışlar ve yaklaşımlar söz konusu oldu. Yalnız yasal süreçleri egemen kılarak sorunun çözümleneceğini sanmak ne yazık ki yeterli ve doğru değildi. Çünkü daha önce yaşadığımız örnekler böyle olmuştu ve bizler bundan dersler çıkarmalıydık.

Örgütümüz; içindeki üyelerinin hatta değişik alanlarda çok aktif olan ve örgütlü tavır alan bazılarımızı rahatsız etse de, olumsuz etkilese de doğruları ve onların yanında olduğunu ortaya koymak zorundaydı. Bunların yeterince yapılmadığı; bu niyet olsa da bunun yaygınlaşıp ortak davranış haline gelmesi için harcanan çabaların az olduğu ortadadır. Dolayısıyla bugün içinde olduğumuz durumda hiç istemesek de bizim de katkımız var.

Yanlışlar hepimizi etkileyecek

Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı bu uygulamanın olumsuz sonuçları büyük olacak. Öncelikle insan sağlığı etkilenmiş olacak. Çünkü verilecek eğitimin de eğitim sırasında yapılan uygulamaların da nesnesi hizmet verdiğimiz insanlardır. Dolayısıyla böyle bir durumun sonucunda ortaya çıkacak olumsuzluklardan ve yapılan yanlışlıklardan onlar doğrudan etkilenecek. Yetersiz bir eğitim, bilimselliği göz ardı eden tutumlar bu hizmetin sunulacağı insanların sağlıklarına ve yaşamlarına mâl olacak. Üstelik bunu ortaya koyacak ölçütler ve görünür kanıtlar olmayacağı için bu yanlışların hesabı sorulamayacak.

Sonra mesleğimizin etik ilkeler başta olmak üzere kuralları ve bu kuralların geçerli olduğu uygulamalar olumsuz etkilenecek. Konumunu gerçekten hak edenle etmeyen, konumunun gereği olan görevleri gerçekten yapanlarla yapmayanlar aynı düzlemde “eşit”miş gibi bir karşılık görecek. Elbette kaybeden, yıpranan mesleğimiz ve onun kuralları olacak. Buna hangimizin hakkı olabilir. Mesleğimize yapılan bilim dışı bu müdahale, başka benzer müdahalelerin yapılmasına yol açacak, buna olanak tanıyacak. Sonuçta mesleğimizin diğer kaybı ve erozyonuna yol açacak.

Uygulama tek tek ilgili hekimleri mağdur ediyor ve edecek. Yukarıda söz ettiğimiz ilke ve kurallara uygun davrananlar bir anlamda cezalandırılmış olurken, bunlara uymayanlar ödüllendirilmiş olacak. Bu da aynı mesleği uygulayan insanlar olarak bizleri birbirimize düşüren, karşılıklı olarak mağdur, bir bütün olarak da başkalarının karşısında mağlup eden bir sonuca yol açacak. Buna da kimsenin hakkı olmamalı.

Henüz geç değil

İçinde olduğumuz bu durum karşısında meslek örgütü; yasasının kendisine verdiği hak ve görevlerle birlikte bu meslek alanındaki meşruiyetinin sonucu olan bir takım uygulamaların söz konusu olacağı açık ve net olarak ortaya koyabilirdi.

Kuşkusuz konuyla ilgili daha fazla bilgi ve deneyime sahip olanlar bu soruna ilişkin çözümleri daha kolay ve net olarak bulup ortaya koyabilirler. Ancak ben burada yapılması gerekenlere ilişkin kimi kolay algılanır işleri, üzerinde düşünüp geliştirilmek kaydıyla sıralamakla yetineceğim:

Örgütümüz bu uygulamayı hukukun belirttiği gibi tümden “yok” hükmünde sayabilirdi. Yani yapılan sınavları, sınav sonucunda ortaya çıkacak belirlemeleri ve atamaları yok sayacağını, mesleki olarak tanımayacağı daha baştan ortaya koyabilirdi.

Nasıl mı? Bu kişilerin aldıkları unvanları kendi uygulamaları içinde geçersiz sayarak. Bu durumu gerek hekim gerek genel kamuoyunun bilgisine sunarak. Onları en azından “teşhir” ederek. Bu “teşhir”in süreç içinde muhatabı açısından bir anlamda “tecrit” olacağını hissettirerek bunu yapabilirdi. Örneğin bir bilimsel etkinlikte bu unvanını kullanmasına olanak tanımayıp engel olacağını duyurulabilir bir tür yaptırım olarak öne çıkarabilirdi.

Bu kişilerin kendi gerçekleştirdiği kimi uygulamalarından mahrum edilebileceği; örneğin STE kredi notlarının sıfırlanacağı ya da durumu kurallara uygun hale gelene kadar dondurulacağı belirtilebilirdi.

Bilimsel çalışmalarını ya da sonucunu ortaya koyan yayınlarını içeriğine bakmaksızın sadece bu tavrı nedeniyle bilime ve tıp hizmetine aykırı davranışı nedeniyle değerlendirme dışı tutarak kendinin ve etkide bulunabildiği kurumların mesleki yayınlarında ve bilimsel ve mesleki etkinliklerinde yer vermeyeceğini duyurabilirdi.

Daha da ilerisi, bu kurumlardan eğitim alarak uzmanlık unvanına sahip olan kişilerin kendi işlemlerinde bu unvanlarını kullanmalarını engellenebileceğini söz konusu edebilirdi. Örneğin eğitimi sonucunda “uzman” unvanı alanlara, eğer muayenehane açmaya niyetlenirse “uzmanlık” ile ilgili hak ve yetkileri kullanamayacağı hükmünü getireceğini belirtebilirdi.

Son söz

Tüm bunların gerçekten yapılması gerekmeyebilirdi. Ancak böyle yaptırımların gündeme geleceği belirtilse ve bu konularda kararlı bir tutum takınılsaydı bu sınav, bilim ve eğitime kulak asmayan, örgütü takmayan, aslında niyeti hekimlik ve sağlık hizmeti olmayan birkaç kişi dışında kimsenin katılmadığı boş salonlarda “akim” ve “kadük” kalmış bir işlem olarak hekimlik uygulamaları tarihindeki yerini almış olabilirdi.

Aslında hâlâ bu olanaklarsa sahip olduğumuzu düşünüyorum. İçinde olduğumuz bu yeni durumda meslek örgütümüz ve onun alt birimleri bu sürece müdahale edip, yeniden bilimin ve mesleğin kurallarının egemen olmasını hâlâ sağlayabilir. Dayanağımız bilimin ve mesleğimizin kurallarının doğruluğuna ilişkin inancın verdiği güç ve örgütlülüktür. O zaman meslek örgütü gerçek meslek örgütü olacaktır.

Haftaya buluşma dileğiyle..

 

 25 Şubat 2001
 

 

 BİR SÖZ
“Yalnızlık dünyanın en büyük ve kalabalık zindanıdır. Öyle bir ders verir ki insana; yalnızlığın kadar insan olduğunu anlarsın.”


 

 
 BİR FIKRA

Bir gün Konfiçyüs'e sordular:
- "Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız, yapacağınız ilk iş ne olurdu?"

Büyük filozof şöyle cevap verdi :

"Hiç şüphesiz, dili gözden geçirmekle işe başlardım."

Ve dinleyicilerin hayret dolu bakışları karşısında sözlerini sürdürdü:

-"Dil düzensiz olursa, sözler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılamazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Görevler gereği gibi yapılmazsa, adetler ve kültür bozulur. Adetler ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. İşte bunun için hiçbir şey dil kadar önemli değildir."

 

 
 BİR ŞİİR


HER ŞEY SENDE GİZLİ


yerin seni çektiği kadar ağırsın
kanatlarının çırpındığı kadar hafif...
kalbinin attığı kadar canlısın
gözlerinin gördüğü kadar genç...
sevdiklerin kadar iyisin
nefret ettiklerin kadar kötü...
ne renk olursa olsun kaşın gözün
karşındakinin gördüğüdür rengin..
yaşadıklarını kâr sayma:
yaşadığın kadar yakınsın sonuna;
ne kadar yaşarsan yaşa,
sevdiğin kadardır ömrün..
gülebildiğin kadar mutlusun
üzülme,
bil ki ağladığın kadar güleceksin
sakın bitti sanma her şeyi,
sevdiğin kadar sevileceksin
güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
bir gün yalan söyleyeceksen eğer
siz nerede idiniz
bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın
ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
unutma, yağmurun yağdığı kadar ıslaksın
güneşin seni işittiği kadar sıcak
kendini yalnız hissettiğin kadar yalnızsın
ve güçlü hissettiğin kadar güçlü
kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin...
işte budur hayat!
işte budur yaşamak, bunu hatırladığın kadar yaşarsın
bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
çiçek sulandığı kadar güzeldir
kuşlar ötebildiği kadar sevimli
bebek ağladığı kadar bebektir
ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin, bunu da öğren,
SEVDİĞİN KADAR SEVİLİRSİN...

Can YÜCEL




 
 

Dr.Mustafa SÜTLAŞ

 

<<Her Hasta Yeni Bir Sınavdır          

 >>İstenirse Yapılır
 

Menu

Bacak Estetiği  
Tüp Bebek-Bülent Tıraş  

 

 

 

 

Yeniler

 Mutlaka Okuyun

 Hayret Edeceksin
Parmaklarımızda kas varmıdır? Parmaklarımızda kas var mıdır?
Parmaklarımız ıslanınca neden buruşur? Parmaklarımız ıslanınca neden buruşur?
Yenilenen Vücudumuz Yenilenen Vücudumuz
 

 Yeni Konular

Kampilobakter Enfeksiyonları

Aileniz Yeterince Uyuyor mu?

 

 

 

 

Yeni Sayfa 1

 

Anestezi Çok Okunanlar
Tıbbi Bitkiler Çok Okunanlar

ALIÇ: Doğal Kalp Damar Destekleyici

Yabani olarak derelere bakan yamaçlarda, kayalık, taşlık yerlerdeki çalılıklar içinde, ormanlarda ya da dağlık çevrelerde rastlanabilen, dikenli, kışın yapraklarını döken ağaç ya da ağaçcık türü bir bitkidir.

Echinacea

Son zamanlarda Amerika ve Avrupa'nın en çok satan tıbbi bitkisi olan echinacea bağışıklık sistemini güçlendirir. Beyaz kan hücrelerinin (makrofaj ve lenfositler) üretim ve faaliyetini arttırır

Isırgan Otu:Urtica Dioica

Isırgan otu her iki yarım kürenin de ılıman kesimlerinde sıkça bulunan ve doğal ortamlarda yetişebilen yabani bir bitkidir.

Sarı Kantaron :St.John's Wort

Yayılma yeri olan Almanyada bitkisel tedaviyi seven doktorlar tarafından ılımlı depresyonlarda birtakım tanınmış antidepressanlardan daha fazla önerilmektedir.

      

alt

Gizlilik   l   Kullanım  l   İletişim  l   Reklam

© 1999-2014 www.populermedikal.com

 

Facebook'ta takip et        Twitter'da takip et       

 

DİĞER SİTELERİMİZ

Tıp Rehberi

Sağlığınız

Hayret Edeceksin

Bilim Club

Hayret Edeceksin TV