|
Biyolojik
faktörler:
Yapılan araştırmalarda
beyin hücrelerinde
mevcut olan biyojenik
aminlerin (homovalinik
asit, 5-0H indol asetik
asit, vb.) depresyon
hastalarının kan, idrar
ve beyin sıvılarında
bulunan miktarlarının
normal değerlerin
dışında olduğu
görülmüştür. Özellikle
norepinefrin ve
serotonin olarak
adlandırılan
nörotransmitterlerin
üretim, salınım, geri
alım vb.
metabolizmalarında
bozukluk ile depresyon
ve diğer duygulanım
bozukluklarının ortaya
çıktığı düşünülmektedir.
Bu konuda yapılan hayvan
araştırmalarında bu
maddelerin
metabolizmalarını
düzenleyen ilaçların
kullanımı ile
hayvanlarda depresyon
semptomlarının bir süre
sonra ortadan kalktığı
görülmüştür. Depresyon
tedavisinde kullanılan
ilaçlar da bu maddelerin
metabolizmalarını
düzeltmeye yöneliktir.
Bu
maddelerden başka
vücutta değişik
organlardan salınan
hormonlar da depresyon
oluşumunda rol oynar.
Örneğin böbrek üstü
bezi, tiroid bezi veya
hipofizden salgılanan
hormonlar depresyon
oluşumuna katkı
sağladığı gibi bunların
anormal olması durumunda
ilaç tedavisi ile
depresyon
düzelmeyebilir. Bazı
durumlarda bu hormonları
düzenleyen ilaçları da
tedaviye eklenmesi
gerekebilir.
Uyku
düzeninin bozulması veya
bağışıklık sisteminin de
depresyona yol açtığını
öne süren çalışmalar
vardır. Ancak bu konular
henüz kesinlik
kazanmamıştır.
Genetik
faktörler:
Depresyonda genetik
yatkınlığın olduğu
herkesçe kabul edilen
bir gerçektir. Ancak bu
konu biraz karışıktır.
Bazı hastalarda genetik
yatkınlık olmaksızın
çevresel faktörler
depresyon
yaratabilmektedir. Aile
araştırmalarında ağır
depresyonu olan
kişilerin birinci derece
yakınlarında depresyon
normal topluma göre iki
üç kat fazla
görülmektedir. Yine tek
yumurta ikizlerinde
birinin depresyon
geçirmesi durumunda
diğerinin hastalanma
oranı % 50 dir. Bu
çalışmalar da depresyona
genetik yatkınlığın
olduğunu göstermektedir.
Psikososyal
etkenler:
Araştırmalar stresli
yaşam olaylarının
genelde depresyonun ilk
kez ortaya çıkışında
etkili olduğunu daha
sonra görülen ataklarla
bir ilişkisinin
bulunmadığını ortaya
koymuştur. Öne sürülen
teoriye göre ilk atağa
eşlik eden stres beyinde
kalıcı değişiklikler
yapmakta ve bu da
hastalığın tekrarlamsına
yol açmaktadır. Zaman
içinde stres yaratan
durum ortadan kalksa da
hastalık kendiliğinden
tekrar ortaya
çıkabilmektedir. Küçük
yaşta anne ve babasını
kaybedenlerde yaşamın
ileri yıllarında
depresyon ortaya çıkma
şansı fazladır. Eşini
kaybeden kişilerde
depresyon ortaya çıkma
oranı en fazladır.
Aile
içinde sorunlar olması
direk depresyona yol
açmasa da iyileşme
süresini ve hastalık
sonrası hastanın uyumunu
etkiler.
Depresyona yol açan
direk bir hastalık
öncesi kişilik
tanımlanamamıştır. Belli
durumlar ortaya
çıktığında herkes
depresyona girebilir.
Stres yaratan durum
kişiye göre
değişmektedir.Sizi hiç
etkilemeyen bir durum
bir başkasında ağır
stres yaratabilir.
Kişinin benlik saygısını
zedeleyen durumlar en
çok depresyona yol açan
stresörlerdir.
Psikanalistler
depresyonu farklı
dinamiklerle
anlatmaktadır. Onlara
göre genelde kendisinden
beklentisi yüksek olan
ve ideallerini
gerçekleştirememiş
insanlarda depresyon
fazladır,bu kişiler
kendi isteklerini
gerçekleştirmekten
ziyade başkalarını mutlu
etmeye çalışırlar veya
hayattan beklentileri
fazladır ve bunu
gerçekleştiremeyeceklerini
anlamışlardır.
Öğrenilmiş çaresizlik
teorisine göre kişi
hayatının kontrolünü
kaybettiğinde depresyona
girer. Yine kişinin
hayata kötümser bakması,
kendisinin hep olumsuz
yönlerini görmesi,
yaşamış olduğu
tecrübelerini hep
olumsuz olarak
değerlendirmesi
depresyon geçiren
kişilerde sık görülen
özelliklerdir.
|